Monthly Archives: Ocak 2015

Hesaplaması Zor Hesap Makinesi Birimi: LEBLEBİ

Kafama leblebi attı. Başka ne yapabilirdi ki?

Havaların sıcak olması tek başına hiçbir şey ifade etmiyordu. Yerlerden yükselen buğunun bulanıklaştırdığı görüntüde, söylenen cümleler yoğun bir bozuma uğruyordu.

“Çok konuşmak isteyip de söyleyecek bir şey bulamadığın” anlar ile “hiçbir şey demesen çok daha iyi olur ama kendini durduramaz konuşursun” anlarının bu kadar arka arkaya yaşanmalarının ne garip olduğunu düşünürken kafama sallanmış bir leblebinin isabeti ile kendime geldim.

Dalga geçmek gibi. Saç çekmek gibi. Karşı tarafı ne kadar çok kızdırdığını bilsen de elinden gelen son şeyi yapma eğilimini durduramama… O kadar istersin ki bir şeylerin değişmesini, gerekirse daha kötüye gitmesini bile kabullenebilir hâle gelirsin.

Ya da ancak bir aptal bunu öyle okuyabilir.

Söyleyecek bir şey kalmamıştı ve leblebiyi hak etmiştim.

hesap-makinası-ile-leblebi-yazmak_373390

Thanks God, is It Friday?

Pazartesi sabahı küçük horultuların kadar mahcup, suçsuz.

Yeni bir hafta var önünde, hep yeni. Pazartesi başlıyor dedikleri, ama aslında bir kere başladı mı sen bitmeden asla sonlanmayan, sürekli devam eden uzun bir ömrün alelade bir dilimi.

İnsanız ya, yazacağımız hikâyelere sayfa numarası vermesek olmaz. Anlatacaklarımızla hiçbir ilgisi olmasa da, sırf kaç sayfa olduğu bilinmezse ve nerede olduğumuzu anlayamazsak panik oluruz diye. İşte paragraflar gibi bölmüşüz günleri de.

Oysa bir pazar akşamının sonsuzluğunu talep ederken zamandan, ellerin uzay boşluğunda gezinir gibi dolanırken vücudumda, sen pazartesi olup gitmeden, içimden gelen seslerin doldurduğu yapılacaklar listesine çentikler atmaya çalışıyorum. Cilt numaraları karışmış ansiklopedileri düzeltmeye zaman yok, pazartesi bekler. Rastgele açıp evrenin sayfalarını karşıma ilk çıkanı okuyorum, çaresizim.

Ve o karışıklıkta aklımda hiçbir şey kalmıyor kapağının güzelliğinden başka. Zaman geçtikçe panikliyorum daha da, daha da dikkatsizce karıştırıyorum sayfalarını. Uykum geliyor, gözlerim kapanıyor. Kapanamaz. “Haftadır” beklediğim an biter gözler kapanırsa.

Gözler kapanırsa biter masal. Pazartesinin ilk görevi rüya anlatma seanslarında, hayaller gerçek dışılıklara dönüşür ertesi sabah. Pazartesiler sana hayallerini gerçekleştireceğin zamanı asla tanımaz. Buna rağmen küstahça sıkılır sen rüyalarını anlatırken. Kimse rüya dinlemeyi sevmez o sularda, hayat tüm o yalan gerçekliğiyle akarken. Herkes rüya görmek, rüyası olmak ister başkalarının. Sosyal ilişkilerin minik kahramanlarıyla karşılaştıklarında asla tatmin olmazlar, cesaret hikâyeleri izlemeye giderler kapısı yabancıya kapalı salonlara.

Ve sen kalkıp gitmek zorunda olacaksın pazartesi olduğunda. Hep biraz bileceğiz bir zamanlar olmadığını ama kim hissedebilir ki? Bir güneş doğmuş gibi bir akşam daha bitecek. 12 ocak 2015 İstanbul’da Kar Yağışı başlıkları atılacak sen gittin diye. Zaman biraz daha üzülecek, tarih biraz daha yorulacak.

10864997_1525244631068382_1594578897_n

instagram.com/mokan.bey/

Pazartesi dediğin zaten hep yarını istemek.

Ama pazarlar öyle mi? O sessizlik, o sakinlikte… Vücut azıcık da yorgunluktan sıyrılacak küçük nefesler aldığında…

İşte o zaman pazarlar evdir. Pazarlar bir arada yalnızlıkları savunabilmektir. Pazarlar koltuklara dolanmak, halılara uzanmaktır. Hayata sımsıkı sarılmaktır o günün eski yunanda karşılığı. Kollarınla uçurum kenarındaymış gibi sıkıca kavramaktır ben’liği. Yaşama “tutmasaydım düşecektin” şakaları yapabilmektir en korkutucu yükseklerde. Aynı yere bakmak benzer zamanlarda ve sonsuzluğun karanlığından korktuğunda yanındakine izin vermektir, hayatına temas etsin diye. Sahnede, tüm dikkatler üzerindeki başrol olmak ve gözden kaçmaya çalışmaktır spotlar seni takip ediyor gibi hissettiğinde. Tertemiz çarşaflardır… Olur ha kapın çalarsa, gelen asla faturacı değildir diye.

Ve tabii pazarlar gözün ucundaki saatlerdir geçişini hüzünle izlediğimiz. Biz pazartesi olmaya devam ettikçe.

Yastığını düzelttim ve tekrar beklemeye başladım. Küçücük horultuların geri gelsin de tekrar sana dokunabileyim diye.

Islakken Tek Kokan Köpekler Değildir Havada Aşk Kokusu Var

“Ben eve giriyorum zaten, sen iyisi mi benim şemsiyemi al yoluna öyle devam et. Yağmur dinince şu eve getirirsin.”

Tanımadan iyilik yaptığım kadını tam 2 kilometre takip ettim. Yol çok uzundu. Şemsiyemi vermeseydim cidden sıçmıştı ve bu sebeple ben çok fena oldum. Eve gidip bana gelmesini bekleyemeyeceğim için evinin karşısındaki eşikte yağmurun dinmesini bekledim. Yağmur dindi, güneş açtı. Ancak bizimki gözükmedi. Acaba evinin arka kapısı falan mı var diye merak ettim ama saçmaydı. Burası New Jersey miydi. Ön kapısından polis basmayacak hiçbir evin arka kapısı olmaz. Bu kapılar sadece filmlerin süreleri uzasın diye vardır sonuçta. Eve döndüm. Çok bekledim gelmedi. Yoldan geçer diye gözüm camdaydı görmedim. Belki çalışma saatleri değiştirmiştir diye şemsiyeyi verdiğim yere simgesel anlatımla bir kova su koydum, suyu köpekler içti. Bir daha koydum kuşlar banyo yaptı. Hayvan severim sanıldım. Bir sürü hoş insan götürdüm.

hava

Olan 5 liraya aldığım şemsiyeye oldu.

Sorun Ayaz Değil

Ayazı ile meşhur bir kentte düşünmeye çalışmak zormuş.

Islak sokakların göz alıcı parlaklığına karşı zırhımla, 5 dakika önce satın aldığım güneş gözlüğümle mücadele ediyordum. Sağım solumdaki dükkânların neredeyse tamamında geceden kalma, kendi baş ağrılarını edinmiş ve yılı geçmiş kampanya tabelaları yanıp sönüyor. Yeni bir yıla odaklanamayayım diye büyük bir itina ile oluşturulmuş bu sokakta hindi hâlâ 150 lira. Sıvı yağ kampanyaları ise daha tekrar başlamamış. Telefonum aksini söylese bile tabelalarla beraber hepimiz hâlâ 2014 yılındayız. Sorun değil.

Sanki aynı evde yaşayan, aşırı dağınık 5 milyon kişilik bir ailenin mensubuyum. Sokaklarda kimsenin gözüne takılmayan bir dağınıklık var. Koridorlarda görmeye alışılmış, bu sayede kısa bir süre önce dokunulmazlığını kazanmış western tarzıyla yuvarlanan toz kütleleri gibi her şey. Sönmüş ateşlerin külleri bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Sanırım bütün gece süren mide yanmalarımı. Hâlâ tam sönmüş değiller. Hiç sorun değil.

Gece kim bilir hangi günahların işlendiği o sokaklarda, bir seks işçisinin odasındaymışsın gibi… Ne hemen çıkasın var ne de sağı solu kurcalayasın. Saat 12’yi gösterip son dilekler dilendikten sonra geriye sadece ödenmesi gereken bedeller kalıyor.

(Sorun yok, sen aklımdasın…)

Ve bana düşen bedel geceden aklımda kalanın artık aklımı meşgul ediyor oluşu. Aslında kendimden başka kimseden beklentim yüksek değildir. Kendime bile çok yüklenmem hatta. Bu bir sorun mu?

Zihnim aşırı dolduğunda -ki sık yaşamam aslında- her şey sıfırlanıyor ve işte bence bütün sorun da bu. Sen aklımdayken benim aklım yok. Aklım sendeyken sen arazi. Bugüne kadar büyük bir sorun değildi akılsızlık… Ama açıkçası bugün kendimi pek iyi hissetmiyorum. Yeni yılı düşünesim var…

IMG_20150105_192614instagram.com/mokan.bey/

Benim 2015’ten dileğim biraz zamandır.

Gerisi mühim değil,

Zaten sabah hiçbir işim yokmuş gibi çıkmıştım evden.

Daha fazlasını istemek de ayıp olurdu.