Monthly Archives: Mart 2015

Sen Öldüğünde Uyuyordum

Yükseklik korkumla beraber tepetaklak, kamikazenin en üst noktasında bekliyordum. Ayaklarım dünyanın kütle çekimi ile kafamın yanına gelmeye çalışıyor ancak kararlı bir kemer ile engelleniyorlardı. Ne yapacaklarına genelde kendileri karar verir, şahsen ben istemediğim yerlere gitmelerine engel olamazken, kemer her istediğini alıyordu. Kendimi sırf bu yüzden bile güvende hissedebilirdim. Ama çok yüksekte ve terstim.

Ne ileri gidiyor, ne geri düşüyorduk. Her sıkıldığımda -ki günde 21 kez falan- yaptığım gibi kafamı kaldırıp gökyüzüne bakayım dedim, malum bakamadım. Sağımı solumu kontrol ettim. 14 saatlik New York uçuşundaymış gibi bir edayla çaprazımda oturan adamın Marlboro’su, gömlek cebinden aşağıya düştü. Amerika hayali oldukça pahalıydı, düşüncesi bile masraf yaratıyordu. Uçak bir anons yapacak gibi uyarı sesi verdi. Bip. Bip. Bip. Adam sesi de sigarayı da sallamadı.

Öylece duruyorduk ve garip bir şekilde kimse hâlinden şikayetçi değildi. Bip’lemeler belki de oyuncağın bozukluk uyarılarıydı. Tabii ya öyle olmalıydı ama kafesteki atmosferin sakinliği beni garip bir şekilde rahatlatmıştı. Bozuk dev bir alette olamayacak kadar huzurluyduk. Gözlerim karşımda ters duran koca balerin eteklerinde savrulan insancıklara takılmıştı. Uzun bir süredir o yöne baktığımı fark edince, kendimi kadının eteğinin altına bakıyormuş gibi hissettim. Hızla kafamı ahtapota çevirip o düşüncelerden uzaklaştım ama aklıma takılmasını da engelleyemedim. Ya sesler Rus görünümlü balerinin eteklerinin altına saklanmış bir bombaysa? Irkçılık biraz yükselmişti ama bu kadarı da benim paranoyalarım olmalıydı. Ne olursa olsun güzel balerine zarar gelsin istemezdim.

Bacağımda bir titreşim hissettim, hemen arkasından çirkin bir melodi duyuldu: Bip Bip Bip. Elimi atacak oldum, atamadım. Kemerler bir kez daha vazife başındaydı. Görevleri arasında sadece beni tutmak vardı sanırım, telefonu tutan olmadı… Süper akıllı telefona uçma aplikasyonu da yüklenmemişti, hızlı bir düşüş başladı. Yanımdaki ile göz göze geldim. Sanırım düşen aslında onun telefonu idi. Üzerime alınmamın tek sebebi titreşimlerin melodiler gibi özelleştirilememesi ve adamla olan aşırı iç içeliğimdi. Tuhaf. Şu ana kadar bu kadar yakın oturduğumuzu fark etmemiştim. Adama tekrar döndüm. “Zaten telefonu açasım yoktu, boş ver.” dedi. Aslında telefonlar hakkında söyleyeceklerim vardı ama benim de konuyu açasım gelmedi. Telefon aşağı düşerken bip’lemeler hızlanmıştı. Uzaklaştıkça sadece kesintisiz, uzun, düz bir sese dönüştü. Ya da bana öyle gelmeye başlamıştı bilemiyorum. Hiç durmadan kaybediyorduk.

Featured image

Sen öldüğünde uyuyordum. Hemşire geldi, kulak tırmalayan kesintisiz bip sesini çıkaran aleti kapattı. Senin yüzünü örttü. Baş ağrılarım için ilaç önerdi.

Sen öldüğünde uyuyordum çünkü insan uyur. Yapması gereken bir şeyler varsa kendini yorgun ve depresif hissederek, yapılacak hiçbir şey kalmadıysa yalnız, hem sıkıntı hem huzurla uyur. Pastaneye indim, poğaça aldım. Yapacak bir iki saçma işim vardı. Tahminen annenler daha haberi almadan hastaneden çıktım.

Poğaça ağzımda şişti. Nefessizlikten ölecek gibi oldum. Derin bir nefes verdim.

Huuuhh.

Bazen Duygular Yeterince Açıktır ya da İki Dudağın Arasından Çıksın Diye Bekleme

Çok güzel bir ofisi vardı. En az -neredeyse griye çalan- buz mavisi gözleri kadar.

Sadece dudaklarıma bakıyor, ekrana bakmadan elleri klavyede notlar alıyor ve hiç durmadan sözlerimi onaylıyor gibi kafasını yukarı aşağı sallıyordu. Günüm uzun, işim kısaydı. Günümü güzelleştiren yabancı dudaklarımdan dökülen sözcükleri gözleri ile soyarken o kadar etkilenmiştim ki, gündüzlerimin tekrar kış gelmiş gibi kısalmasını bile kabul edebilirdim.

Baharın geldiğinin kanıtı üç cemremin bakışları uzadıkça, dudaklarımdaki kıştan kalma çatlaklardan utanmaya başlamıştım. Öz güvenim yıkılmak üzereydi. Bakışlarım kaderimin master yazarından kaçmaya başladı. Başka yerlere bakmaya çalışarak şuursuzca konuşmaya devam etmeye çalışıyorum. Göründüğü kadarıyla benden daha kaba olan bir yabancı, kapıyı vurmadan yavaşça içeri girince suçluluk duygum birden dağıldı. Yaşama sevincim ile aramızdaki bağ o kadar güçlenmişti ki, klavye ustası süper kahramanım birinin geldiğini fark etmedi bile. Gözleri dudaklarımda, harikalar diyarının kuyusuna düşmekte olan tavşan gibiydi.

Odaya giren yersiz, onu umursamayışımıza aldırmıyor, üzerime üzerime geliyordu. Suratında bir gülümseme ile yanımda durdu. Ayakta durmasına rağmen eğilerek kafasını benim kafamın seviyesine, hatta benim kafamın yanına kadar indirdi. Dudaklara bakmaktan kendini alıkoyamayan kalp kırıcım dikkatli bakışlarını ona çevirmiş, uçları dünyanın kütle çekimine yenik düşmüş dudaklarımı çoktan unutmuştu. Vefasız aşkım kendisine doğru atılan öpücükleri -ya da her ne iseler- sessizce karşılamaya başladı. Eğer odadaki saatin tik tak’ları olmasa standart sokak gürültüsünü unutup, sağır olduğumu düşünebilirdim.

Ofisten ayrıldığımda işim bitmişti. Profesyonel ömür törpüm, hem beni hem evraklarımı halletmişti. İmza karakteri anlatır derler… Aylık maaş + yol+ sigortaya çalışan katilimin nasıl biri olduğunu anlamaya karar verdim. İmzasından dudaklarımdan çıkamamış ama dudaklarda biten bir hikâyenin nedeni bulacaktım. İmzanın yanına iliştirilmiş, pembe kağıda özenle yazılmış bir not vardı. Sağır kalbime haykırılmış, aşk provokatörümden duygularımı kışkırtan bir cümle…

“Dudakların çok güzel.”

Featured image

Bugün hayatı okuma şekliyle dünyaya bakışımı değiştiren, kulakları duymayan ama kalp ritmi David Gilmour sololarına taş çıkartan sevgilim ile onuncu yılımızdayız. Ve on yıldır onunla ilgili “benim gibi birinde ne bulduğu”ndan başka anlamadığım hiçbir şey olmadı.