Anlatmadan Bilemeyeceğin Şeyler Var

Hayır elektrik gelmemişti, gün doğmuştu

Ve hayır, akşam oturduğum bar taburesinde değildim. Sahildeki o bara bu kadar çok insanın sığması mümkün değildi. En kalabalık masa, benim tam da ortasında oturduğum grup idi. Hatta tek oturan bizdik galiba.

Sabahın bu saatinde, bu garip yerde, bu kalabalığın başımda ne işi var acaba?

Gece ellerim masada bir şey mi arıyordu, yoksa masada olmayan edepsiz bir yerlere mi ulaşmaya çalışıyordum emin değilim… Tam o sırada her yer kararmıştı.

Ah evet! Karanlık en derin korkularımı depreştirdiğinde, aklıma en çılgın hikâyem gelmişti. Bu hikâyeyi bir romanda mı okumuştum, bir filmde mi görmüştüm yoksa benim başıma mı gelmişti emin değildim. Hiçbir zaman olamadım ama anlattım. Anlattıkça yaşadığım kaderim…

Cümlelerim kendi ölümümün kendi ağzımdan olacağına eriştiğinde, tabii ki kimse bana inanmamıştı. Yok yok, intihar etmeyecektim… Bilinçli veya yanlışlıkla kendi kendimin katili ya da azmettiricisi de olmayacaktım. Sadece bu hikâyeyi anlatacak, sırası ile yaşamam gerekenleri yaşayacak ve sonunda -biraz da herkes gibi- ölecektim.

Neden mi? Çünkü ölüm hikâyem, -biraz da herkesinki gibi- ölümümle sonuçlanıyordu. Azrail çok uzun süredir anlatmamı bekliyordu… Ne olacağını az çok biliyor, sadece yaşansın diye bekliyordum.

Bu güzel sabah, hayatımın bu son sefil kısmının kaçıncı günüydü acaba? Gelişmelere bakarsak dördüncü gün başlamış olmalıydı. Lanetlerin hiç bitmediğini varsaydığım üç koca gün… Gerçekten yaşandı mı bilmiyorum ama hâlim de ortada… Öyle ya da böyle, neyse ki geçmiş, bitmiş, gitmiş. Korkacak bir şey kalmamış, gönül rahatlığı ile ölebilirim. Yani sanırım öleceğim.

Birazdan hayatım boyunca beni takip eden, her yerde çalan ama bir kişinin bile eşlik ettiğini duymadığım o şarkı çalacak. O gece elektrik kesintisinden önce barda da çalan hani. Ve önceki sabah yanımdaki kadının kulaklığından da duyuluyordu. Ve ondan önce de belki binlerce kez… Ve birazdan yine duyulacak. Son kez.

Başım ağrıyor. Sıradan akşamdan kalmalarım gibi değil. Üstelik biraz kanamam var. Daha önce de olmuştu.

Öyle ya, masadakiler bana inanmadığında sinirlenip o karanlıkta mekânı terk etmiş olmalıyım. Karar anı geldiğinde bunların olacağını biliyordum. Gözlerim kararacak ve ellerimin kontrolünü kaybedecektim. Soyutlama zannetmiştim hep. Değilmiş. İnsanın en büyük güven kaynağına, ışığa ulaşmaya çalışacaktım. Bu kesintide o kaynak tabii ki deniz feneri olacaktı ve beni bir kayıkçı bulacaktı. Aman ne egzotik!

Beni görünce kaderimin bekçisi harekete geçmiş, kürekleri kuşanmış olmalı. Çok kibar olduğunu çok eskiden beri bildiğim kürekçim, ıslanmış paçalarım için özür bile dilemiştir.

Kayık bildiğim bilmediğim koylar arasında dolanırken, kendimi azıcık tanıyorsam yine o şarkıyı mırıldanmışımdır. Hayatımın en kritik anlarında sesi bir yerden oynaşa oynaşa gelen ve birazdan yeniden, son kez çalacak olan şarkı. Sahi şarkı nerede kaldı?

Kaptanım kederime dayanamayıp, bana 3 dileğimi sormuş olmalı. Belki de sadece hayattan ne beklediğimi merak etmiştir. Teselli için malzeme toplamaya çalışıyordur bilinç altımdan. Öleceğimi bilen ben, sevdiğim o güzel insanı düşünmek için 3 gün istemiş olmalıyım. Çünkü ne yan yana gelebileceğimize dair bir inancım var, ne de üç günden fazla onu düşünebilirim. Deliririm. Çünkü çok isteyip alamayan insan delirir. Bugüne kadar delirmediysem, hiç 3 gün içmeden durmadığımdandır. İçince insan hep farklı şeyler ister.

the-seventh-seal

The Seventh Seal

Seni kimseye sızdırmadan düşünebileceğim üç günüm var diye sevindim ama beklediğim gibi olamadı. Gündelik hayat kronik olarak dakikalarımı çalarken, gün diye hesapladığım şey sadece bir iki saatten ibaretti. Şimdi ise kimsenin dikkatimi dağıtmadığı ve sadece seni düşündüğüm üç günüm var. İşler iyi gitmiyor. Daha onuncu dakikada tehlike sinyalleri çaldı. Telefonumda adını sadece geçmiş mesajlara bakarak hatırlayabildiğim kişilere sığınamayınca hayat zorlaştı.

Altımdaki uslu deniz, Nuh’un gemisine yetişememiş ejderha torunlarının öfke nöbetine dönüştü. Hem atalarına hem dünyaya kızgın son temsilciler, denizi fıçının ilk birası gibi köpürttü. Dalgalar ve üzerindeki çaresiz kayığımız o kadar yükseldi ki hızla yaklaştığım kartalın bana göz kırpışını gördüm. Korktum ama korktuğum avcı kuş değil, gözünde gördüğüm yansıma oldu. Ardımda, dalganın peşi sıra yükselen köpek balıkları vardı. Daha önce kuşağımın en iyi beyinlerinin çılgınlıkla yıkıldığını ve histerik çıplaklıkla açlıktan geberdiğini de görmüştüm ama bu kadar sarsıcı değildi. Köpek balığının dişlerinin arasında yarınımı izledim. Felç olmuş bakışlarım ve balığa kürdan bile olamamış vücudumla oradaydım.

Sular tekrar dinginleştiğinde yanlışlıkla girdiğim korku filmi daha başlamamıştı bile: Son Dileğin Laneti. Fonda yine o keyifsiz şarkı çalıyordu ve ilk defa ortama çok yakışmıştı. Üzerime üzerime gelen saniyeler, şarkı gibi ahenksiz aksaklıklar taşıyordu.

Delirecek kadar vaktimin olduğunu fark ettiğimde, sularda sallanmamış tek bir güzel anımız kalmamıştı. Hasretle andığım günler çoktan arka koltuktaki Scareface bez bebekler dönmüştü. O bebek benimle oyun oynamak istediğinde, gelmiş geçmiş bütün kabusların birleştiğini hissettim. Boğazıma bıçak dayanmadan soluğum kesildi. Konudan habersiz parmaklarım kanamaya başladı. Kendimi korumak istedikçe kendi kanıma bulanıyor, vazgeçip ellerimi açtığımda tekrar o güvensizlik hissiyle sarsılıyordum. Ne kadar devam etti bilmiyorum.

Ama burası güzel parkmış, keşke yaşarken de gelseydim. Daha ölmedim gerçi ama pek farkım da yok hani. Kalabalık çevremde büyüyor. Birinin telefonu çalıyor. Tahmin et melodisi ne…

Kalbime masaj yapan adam, işte seni tanıdım. Beni olmam gereken yere götürecek rehberim. Beni gördüğünde gözünde hem nefret hem de hasret belirmiş olmalı. Şimdi rolünü çok güzel oynuyor.

0b5be7b3252414ec7311aa3c3170eeda

Stalker

Peki diğer yanımdaki sen misin? Bu beklemediğim bir şey işte. Hayat insanı her an şaşırtmaya devam ediyor. Bu güne kadarki ölüm öngörülerimde seni hiç fark etmemiştim. Ne kadar da güzelsin. Tarihin en eski çağlarından beri biriktirdiği bir güzellik. Belki de hayal görüyorum… Belki de hep biraz hayaldin.

Dan!

Ve arkasından tam üç kez daha patladı silah. Kalabalık yarıldığında silahın namlusu ile göz göze geldim. Ah be, yanımda olmak için neden bu berbat bir anı seçtin ki?

“İşte bu yavşak!”

Silahlarla beraber kalabalık da bana dönüyor. Ben insanlığın son diyetiyim. Kendilerinden bir parçayı feda ediyorlar şu an. Tanrılar kan istiyor ve bir silah daha patlıyor. Bu sefer ne istediğini bilen bir kurşun havayı yararak üzerime doğru geliyor.

Kalabalık kurşundan mı, panikten mi yoksa korkudan mı bilmem yerlere serilmeye başladığında, son kurşun hâlâ görebileceğim bir yerdeydi. Benim elim yüzümde, seninki omzumda… Gözümü kapatıyorum. Çığlıklar devam ediyor. Yavaşlamış, kulak zarlarımı titreten korkunç çığlıklar. Dünyanın gelmiş geçmiş en kötü insanını doğuran annenin bağırışları… O çocuğun ellerinde ölen milyonlarcanın yalvarışları… Hepsi hepi topu bir saniyenin içinde toplanmış. Senin omzuma dokunduğun o saniyenin.

Gözümü açtığımda her yer kararmış. Ama göz kapaklarım hâlâ açılıp kapanıyor. Görüşümü kapatan benim kanım değil…

Ah be, yanımda olmak için gerçekten çok kötü bir an seçtin. Bir ömürlük ızdırabın birkaç saniyede yaşanmış hâli kadar kan kokan bir nokta. Evrende ikincisi olmayan bir zaman dilimi ama bunu sana yapamam… Yanlışlıkla da olsa ikinci dileğimi diliyorum. “Sakın ölme, ne olursa olsun sakın şimdi ölme…

Bağrışmalar depremden sonra gelen tsunami dalgası gibi çığlaşarak üzerime vuruyor. Gözlerim hâlâ kan. Elin omzumdan düşüyor. Şimdi sen de bağırıyorsun. Parmaklarım hâlâ kanadığından bileklerimle gözümün önündeki kanı temizliyorum. Bana doğrulmuş silahların sahipleri bile bu tarafa bakamaz olmuşlar. Önüme beyninden bir parçanın düştüğünü görüyorum. Sanırım sen kurcaladıkça yenileri de geliyor. “Ne oldu bana! Ne oluyor!” diye bağırıyorsun. Bağırışların hiç bitmiyor. Seni sarmak istiyorum, yüzümü sana çeviriyorum, gözüm bu sefer yüzünden fışkıran kanlarla doluyor. Ellerimde bir parça derin.

Ben yaşayamazken sen de ölemiyorsun.

Bunların hepsinin gerçek olup olmadığını merak etmeye daha fazla cesaretim yok. Son dileğimi diliyorum. “Keşke beni hiç tanımamış olsaydın.” diyorum ki genelde bu cümlede senin yerine hep kendimi koyardım. Kan azalıyor, suratlardaki korkular azalıyor, koşuşanlar ve hatta havadaki kurşun kokusu azalıyor… Ben azalıyorum ama gerçek azalmıyor. Son gerçek… Bu aptal şarkı eşliğindeki yaşanan hakikat: Ölüyorum.

pied-piper-seventh-seal

The Seventh Seal

Yaşandığı için mi oldu yoksa olduğu gibi mi yaşandı… Tek bildiğim aslında iyi niyetli bir dileğim vardı. Ama iyi şeyler istemek, iyi bir insan olduğun anlamına gelmiyor.

Ölüyorum gerçekte ne olduğunu aslında belki de bilmeden, kimse bilmiyor. Şimdi keşke hiç anlatmaya başlamasaydım diyorum ama anlatmadan nasıl bilebilirdim ki? O şarkıyı duymazdan gelmeye daha ne kadar devam edebilirdim ki?

Hayır kesilen elektrik değil, batan güneşti. Ve hayır bu epikriz benim değil… Senin hikâyendi.

Reklamlar

Comments are closed.

%d blogcu bunu beğendi: