Zor Şarkı Sözleri Öğrenilmek İstenir

Kızgınlığımı anlatacağım bir şarkı yazacağım, seni anlatacak.
Nefesini tut, bak her yerde zehirli gaz.
Sihirli sarmaşık ayakta kalmaya çalışıyor ama oksijen çok az.
Yüzünü koru, kaç. Büyük bir patlama yaşanacak.

Çok kez kurduğum cümleler, şimdi ağzımda ezberler.
Çok kızgın olduğumu anlatan bir şarkı yazacağım, seni anlatacak.
Dokunduğum her şey yok oluyor, yakında sadece istediklerim yanacak.
Yıkıntılarda çığlıklar, sokaklar ismine doyacak.

Kızgınlığımı anlatacağım bir şarkı yazacağım, seni anlatacak.
Kendine yetmediğinde yabancı yüzler her yerde, bak.
Yalnızlık korkusu sıcak, gündelik sıkıntılar ısınacak.
Yeni bir başlangıç olacak, yeryüzünün tüm sürünenleri ayaklanacak.

Kızgınlığımı anlatacağım bir şarkı yazacağım, seni anlatacak.
Çok az dinleyip çok fazla konuşan,
Çok fazla anlayıp daha fazla yanılan,
Çok şey düşünüp hiçbir şey sormayan,
Bu şarkıyı seni tanımayan biri yazıyor, seni anlatacak.

Konser başladığında, kimin belli değil bir jak yerinden çıkacak.
Çok kızgın olduğumu anlatacağım bir şarkı yazacağım, seni anlatacak.
Tanır gibi yapıldı, hep sevmiş gibi oynadı, fair play yasak.
Yabancı kotası taşıyor, tanınmayanın cazibesi gece olduğunda daha parlak.

den-brysomme-mannen_the-bothersome-man

The Bothersome Man

Kızgınlığımı anlatacağım bir şarkı yazacağım, seni anlatacak.
Kızgınlığımı anlatacağım bir şarkı yazacağım, seni anlatacak.
Kızgınlığımı anlatacağım bir şarkı yazacağım, garip de olsa seni anlatacak.
Mutsuzluğumu anlatacağım bir şarkı yazacağım, anlamı yok seni anlatacak.
Kızgınlığımı anlatacağım bir şarkı yazacağım, seni anlatacak.

Her Yer Düşman Her Yer Bekleyiş

Gözlerini tek bir saniye bile ayırmaması gereken karanlık yolda son sürat, göz kırpmadan ilerliyordu. Doğru yolda ilerlediğine dair net fikirleri yoktu ama istikameti kesinlikle yanlış değildi. Dikkatini kaybetmezse gideceği yere en fazla bir kavşak geç çıkacak ama yine de tam da beklendiği dakikalarda orada olacaktı.

Kasabadaki gergin bekleyiş çok küçük bir hızla kalabalıklaşıyordu. İnce yağmurun altında kararlı kalmaya çalışan küçük grup neredeyse nefes bile almıyordu. Hava karanlık olmasa kimi yüzlerde yağmur damlalarının gözyaşlarına karıştığı kolaylıkla anlaşılırdı.

Motosiklet karanlığın sadece kendine yetecek kadar kısmını aydınlatarak türlü gürültüler çıkarıyordu. Hayatında hiçbir motoru yakından görmemiş biri bile sıkı bir tamire ihtiyaç duyduğunu hemen anlayabilirdi ama bunu umursayacak kimse yoktu. Hatta tam da bu saniyelerde, yaşlı köpeği ile birlikte ne zamandır bir ziyafet çekemediğini düşünen, sadece 400 metre ilerideki motor ustası bile.

Şimdi kalabalık, on beş senelik asfalt yolun üzerinde, öleceği kesinleşmiş biri ne kadar yapabilirse o kadar yaşayabiliyordu. O asfaltın ilk atıldığı yıllardan bu yana kasabanın ruhuna işlemiş olan ölüm kokusunun yerini belki de ilk defa derin bir korku alıyordu.

Yolun iki yakasından birbirlerini kesmekte olan iki vaşak, motosikletin aralarına girmesi ile irkildi. Uzun süredir sürdürülen bu soğuk savaş, yüzü batıya dönük olanın o irkilmeyi birkaç saniye atlatamaması ile son bulacaktı. Rakibinin dikkat dağınıklığından yararlanan soğuk kanlı katil, hasmını tam da ismine yaraşırcasına öldürdü. Bu kusursuz cinayeti, eli kana sadece yarım saat uzaklıkta olan sürücü fark etmedi.

doctor_who_dont_blink

Doctor Who

Kapı aralıkları karartılara, sanrılar tarifsiz sancılara dönüştü kasabada. Belki bir savaş taktiği olarak belki de tamamen beceriksizlikten dört saat önce kesilen elektrik hâlâ gelmemişti. Karartma kasabaya, Nazi bombalamasından korkan Londra havası katmıştı ama ne yazık ki bu vahşi kasabanın bir sığınağa ihtiyacı olabileceği bugüne kadar kimsenin aklına gelmemişti.

Vites pedalı tarafındaki pantolon cebinde taşıdığı bir tomar para virajlara sert girmesini biraz zorlaştırıyordu fakat sürücü bunu umursamadı. Üzerinde taşıdığı paranın miktarını ve kaynağını sorgulamayacak kadar hedefine kitlenmişti. Motosiklet üzerinde koca vücudundan başka, düşünceleri taşıyacak pek bir yer kalmamıştı.

Kasabaya yan köylerden mezarlıkçılar gelmiş, mezarlık piyasasında büyük bir rekabet başlamıştı. İki kişi getirene üçüncü kişi bedavaydı. Kasaba nüfusunun tamamı ölse -ki öyle olacağa benziyordu- tam yedi kişi bedavaya gömülebilirdi. Lakin yine de kimsenin cebinde bu miktarı ödeyebilecek para yoktu. Tek umutları ölmemeye çalışmaktı.

Karanlığı yararak motora yol açan ince ön lastik, daha önceki kim bilir hangi savaştan kalma, tanınamaz hâle gelmiş bir hayvan leşine çarparak yerden yükseldi. Ölümle defalarca kez karşılaşmış ama bugüne kadar görmezlikten gelmeyi başarabilmiş Beyaz Kan lakaplı kişi, ustaca bir hareketle motosikleti yere indirmeyi başardı. Ancak karşında beliren ve yola çıktığından beri gördüğü ilk ışıklar olan bir çift farın üzerinden geçmesine engel olamayacaktı. Ana yoldan çıkılabilecek ilk kavşak kaçıralı daha bir dakika bile olamamıştı.

Trumbo_2015

Trumbo

Uzun süredir ayakta bekleyen ve silahını bir saniye olsun elinden bırakmayan muhtar, ağzında uzun süredir tuttuğu salyayı yere tükürdü. Dudaklarını küçücük araladı ve yanındaki kendinden daha sıska olana dedi ki: “Hepimiz öleceğiz komşum… Hepimiz öleceğiz.”

Bugüne kadar hiç yanılmadığı gibi yine haklıydı.

Ama’dan Önce Gelip Hızlı Hızlı Geçen Cümleler

Savaş daha zengin muhitlerine sıçramamıştı, fabrikalar bir müddet daha çalışacak gibi görünüyordu ama mahalleler huzursuzlanmaya başlamıştı. Ele ne geçse bileyleniyor, sevginin sarılabileceği hiçbir şey bırakılmıyordu. Sokağın bıçkın delikanlıları abilerinden öğrendikleri yarım yamalak taktiklerle muharebe pozisyonları alıyorlardı.

afro_samurai

Afro Samurai

Ne cehennem ne de kalpler alev alev yanıyordu ama itfaiyeler gece gündüz çalışıyordu. Cehenneme atılacak son odun da yandığında beyaz dinin mensupları sevabın yenmeyecek bir şey olduğunu anladılar ve günahın yeni tanımını bir sanatçı hassaslığında ince ince yeniden işlediler.

Fırtınalar hâlâ yaşanıyordu ama artık rüzgâr tutku taşımıyordu. Evler günah geceleri ile değil, ya yavşak müteahhitlerin kaçırdığı malzemeden ya da ambulansların taze yaralılara ulaşamamasından dolayı yıkılıyordu.

Havalar soğuktu ama depresyon hırkaları artık giyilmiyordu. Ölüm kokusu tekrar ciğerlere bastığında, en temel hücreleri gibi insanlar da bireysel davranmaya karar veriyor ve hayatta kalmaya çalışıyordu. Yaşamak için uygun bir an yaratılmış olsaydı kim bilir genlerimiz nerelerde çoğalmaya çalışıp hangi güzel duyguları yeşertebilecekti.

Lucy

Lucy

İstanbul’da yaşamak gitgide zorlaşıyor ama başka bir yere gitmek de hiçbir şeyi çözmüyordu.

Benusen Restoran

Bir aşk tükendiğinde arka plandaki semt de kalmaz… Hikâyenin repliklerinin titreşim bulduğu o sokaklar, sesin kendisi gibi uzaklaştıkça azalır, sonra birden kaybolur.

Akşamları iki bira içmek için elini kolunu sallayarak çıktığın Kadıköy’ün rahatı kaçar, yeni arayışların rezervasyonları yapılır. Akmar pasajının test kitabı satan bir yer olduğu ansızın fark edildiğinde, ayaklar denize doğru bakan kapıdan çıkıp gitmek ister. Asılma kararı çıkmış, son arzu sorulmuştur. İnsan göze takılan ilk yerde son kez soluklanmak ister ama Akmar’da kitap olmadığı gibi Benusen’de de rezervasyonsuz yer yoktur. Mazide yaşanan güzel anlar hatırlanmaya çalışılır, mümkün değil… Akıllara son yılların çıkmış soruları dolmuştur. Adımlar iskeleye doğru üstelik bu sefer turnikelerin de ötesine… Sefer Beşiktaş İskelesi’ne.

frank

Frank

Fransız kaldığın semtin küçüklerinden birisindir ama zaman durmaz, aradan yeni yeni köprüler, Marmaray’lar geçer. Yol düz değildir, yol alan her zaman uzaklaşmaz. Ayağının tozunda bu sefer seferi de yazsa, uzun süre sonra tekrar yolun düşer Kadıköy sokaklarına. Akmar Pasajı’nı yol kısalsın diye kullanmaya başlamışsındır artık. Oturaklılığı rahatsız edici olmaya başlamış Zihni Müzik’in yanındaki sahafta gözlere Küçük Prensin Fransızca baskısı takılır. Eller kitaba, merak karşıdaki meyhaneye kayar… Yaşanmışlıkları güzelleştirme arzusu mudur nedir; masa örtüleri daha beyaz, rakı kadehleri daha güzel ve ismi başka bir şeymiş gibi gelmiştir. Sonradan adlandırılmış şehir kadar eski sokakların buruk nostaljisi: Cumhuriyet Meyhanesi.

Kuytu köşede bir yer bulunur, bardaklar Kadıköy sokakları gibi bir alçalır bir yükselir. Dışarıdaki en güzel masalardan dalga dalga üzerine gelmeye başlayan kalabalık insanı gerçekliğe boğar. Akşamüstü yüzlere gülümseyen garsonlar ne zaman piştiği pek belli olmayan ciğerlerini sana satmaya çalışırlar. Ciğerler yanar ama ne olduğu pek anlaşılmaz.

Fark edersin ki kafanı evinden çıkarıp sağına soluna baktığın ilk an o semt bitmiştir. Yan barda bardaklar hâlâ shotlarla dolmaktadır, öte yandan her shot da şişeden sürekli bir şeyler azaltır.

Az tanıdık olanlardan başlamak üzere eski kapıları tekrar çalmaya başlarsın. En son ev, her zaman en bilindik olandır… Gözünü yumduğun son yer, gözünde çok büyümüş yatağındır.

a_girl_walks_home_alone_at_night

A Girl Walks Home Alone at Night

Kuşaklar bazen başlamadan tükenir gibi gelir. Ama aslında her biri, bir sonraki kuşağın habercisidir.

Kadı Nimet

Aslında radyodan pek dinlememiştim. İnternet linkine tıklamış ya da sabah hiç uyanamayıp, reklamsız ama bir o kadar da şarkısız podcast’lere düşmüştüm genelde. Ama yine de program ulusal yayına geçince biraz yadırgadım.

Kadıköy’de bir meyhanenin yangın merdivenlerinde sigara içerken gerçek bir rakı balık sofrasında ilk defa oturduğumu fark ettim. Aslında Ankara’da hiçbir meyhaneye gitmezdim ama şimdi İstanbul’da meyhanede değil, balık sofrasında olduğuma şaşırdım. Keşke aşağı inip balığımı kendim seçseydim diye düşündüm çok anlıyormuşum gibi. Balıklar ve Ankaralılık ile ilgili bir iki klişe hatırladım, Ankara’da en çok duyduklarımdan… Umursamadım, bir güveç daha ısmarladık.

İkinci sigaramı yakarken Kadıköy’ün o eski binalarını yine merdivenlerde fark ettim. İstanbul’a gerçekten bir tepeden bakınca güzel galiba. Buranın binaları biraz Ulus’u hatırlatır ama arkasında denizi vardır. Şehircilik, deniz ve Ankara ile ilgili bir sürü klişe geldi aklıma. Umursamadım. Çok yakınımda Haydarpaşa vardı ama tren yoktu. Semt belki biraz güzeldi ama ev kiraydı.

ankaraya_gidilir_de_tren_yok

Nasıl ki bir dili öğrendiğinin göstergesi rüyanda o dilde konuşmakmış, yeni şehre alıştığını anlatan en güzel şey de yine o rüyalardır. Hoş Kadıköy artık bir rüya değildir, en fazla Ankara’nın biraz güzelidir… Zaten Modern Sabahlar da artık “10’da bitecek şekilde” verilmemektedir. Benim için fark etmez. Ben yine poscast’lere düşmekteyimdir. Modern zamanların yeni podcast’lerine.

Boğaz’ın En Güzel Göründüğü Yer

Tam atlayacağım, bir gülme geliyor, emin olamıyorum…

Karşımda, boğazın en güzel göründüğü yerin neresi olduğunu en az bir kez sorgulamış, bir ya da bir buçuk milyon insan. Bu sorgulamada -kısa bir süre için- hesaba katılması gereken kişi olarak bendeniz, manzaranın en şaşaalı yerinde yerimi aldım, bekliyorum. Büyük şehir yaşantısının eksantrik bir parçası olarak, iki -ya da dört- ucu karaya dayandırılış o sembolik köprüde ilginç bir enstantaneyim şu an.

Hiç korkmamış olmama rağmen korkuluklara sıkıca tutunmuş manzarayı izliyordum. Ellerim soğuk demirleri bırakıp, yılların getirdiği alışkanlık ile sigara paketini yokladığında, yerküreye diklemesine uzanan yolculuğum başladı. Ve ne yazık ki -belki neyse ki- yukarı doğru değil.

Her şey çok hızlı gelişmişti… Belki vazgeçmemi önerecek optimist amcaları, en azından bi’ (tek gelen yandaş çıkabilir, biz iki desek daha iyi sanırım) haber ajansının gelmesini bekleyebilirdim ama olmadı işte. Zaten hayatım boyunca etkileyici bir girişe imza atamamıştım. Bugün bu noktada olma sebeplerimden 16, hayır hayır 17.’si de buydu.

nebraska_movie

Nebraska

Ve düşüyorum… Şu ana kadar büyük sıkıntılarım yok. Korkmaya başlamış ya da heyecanlanmış değilim. Nasıl ki kalabalıklar daracık biçimsiz kaldırımlara sıkışmış yaşamlarına sorunsuzca devam ediyorsa bende de öyle, bir farklılık yok. Eskisinden daha değerli ya da değersiz değilim, her şey yolunda. Yanılıyor olabilirim ama 4 ya da 5 saniye sonra dünyaya çarpacağım. Suda başlayan insanlık tarihini tekrar suya çekme çabam umarım muhafazakâr bir tavır olarak algılanmaz. Yoksa hayat toprakta mı başlamıştı? Ya da rahimde belki.

Bazen izleniyor gibi bir hisse kapılır ya insan, işte bu da o anlardan biri ve muhtemelen gerçek olma ihtimali en yüksek olan. Beni dürbünü ile izleyen sen, dostum… Orada olduğunu biliyorum. En mahrem anımda gözlerini kırpmadan beni izlediğini de. Bu sapıklığın aramızda dostum, hayatta tek bir şeyden eminsem o da bu sırrını mezarıma götürecek oluşum. Bu yarı ölüyü izleyişini gören başka bir gizli göz varsa onu bilemem ama. Bu konuda kesin bir şey söylemek gerçekten zor. Ama sakın unutma ki ben yukarında her sevişmeni rahatlıkla izliyor olacağım. Sen de düşüyorsun olacaksın ve hepimiz izleniyor olacağız.

boğazın_en_güzel_görünen_yeri_1

instagram.com/mokan.bey/

Hepimiz suya doğru düşüyoruz da bazılarımız yaşlılıktan ölüyoruz galiba, bu yolculuk da çok uzadı. Boğaz’ın en güzel göründüğü yeri aramak son derece tehlikeli imiş aslında. Yasak olanın kışkırtıcılığı, güzellik arayışımızın üzerine basıyor gibi çoğunlukla.

Hepimiz suya düşüyoruz da, bir kısmımız oturduğu yerden Boğaz’ın en güzel yerinin neresi olduğuna karar vermeyi reddediyor galiba.

En azından yüzde 1 belki de 2 buçuğumuz, anca o kadar varız sanırım.

Anlatmadan Bilemeyeceğin Şeyler Var

Hayır elektrik gelmemişti, gün doğmuştu

Ve hayır, akşam oturduğum bar taburesinde değildim. Sahildeki o bara bu kadar çok insanın sığması mümkün değildi. En kalabalık masa, benim tam da ortasında oturduğum grup idi. Hatta tek oturan bizdik galiba.

Sabahın bu saatinde, bu garip yerde, bu kalabalığın başımda ne işi var acaba?

Gece ellerim masada bir şey mi arıyordu, yoksa masada olmayan edepsiz bir yerlere mi ulaşmaya çalışıyordum emin değilim… Tam o sırada her yer kararmıştı.

Ah evet! Karanlık en derin korkularımı depreştirdiğinde, aklıma en çılgın hikâyem gelmişti. Bu hikâyeyi bir romanda mı okumuştum, bir filmde mi görmüştüm yoksa benim başıma mı gelmişti emin değildim. Hiçbir zaman olamadım ama anlattım. Anlattıkça yaşadığım kaderim…

Cümlelerim kendi ölümümün kendi ağzımdan olacağına eriştiğinde, tabii ki kimse bana inanmamıştı. Yok yok, intihar etmeyecektim… Bilinçli veya yanlışlıkla kendi kendimin katili ya da azmettiricisi de olmayacaktım. Sadece bu hikâyeyi anlatacak, sırası ile yaşamam gerekenleri yaşayacak ve sonunda -biraz da herkes gibi- ölecektim.

Neden mi? Çünkü ölüm hikâyem, -biraz da herkesinki gibi- ölümümle sonuçlanıyordu. Azrail çok uzun süredir anlatmamı bekliyordu… Ne olacağını az çok biliyor, sadece yaşansın diye bekliyordum.

Bu güzel sabah, hayatımın bu son sefil kısmının kaçıncı günüydü acaba? Gelişmelere bakarsak dördüncü gün başlamış olmalıydı. Lanetlerin hiç bitmediğini varsaydığım üç koca gün… Gerçekten yaşandı mı bilmiyorum ama hâlim de ortada… Öyle ya da böyle, neyse ki geçmiş, bitmiş, gitmiş. Korkacak bir şey kalmamış, gönül rahatlığı ile ölebilirim. Yani sanırım öleceğim.

Birazdan hayatım boyunca beni takip eden, her yerde çalan ama bir kişinin bile eşlik ettiğini duymadığım o şarkı çalacak. O gece elektrik kesintisinden önce barda da çalan hani. Ve önceki sabah yanımdaki kadının kulaklığından da duyuluyordu. Ve ondan önce de belki binlerce kez… Ve birazdan yine duyulacak. Son kez.

Başım ağrıyor. Sıradan akşamdan kalmalarım gibi değil. Üstelik biraz kanamam var. Daha önce de olmuştu.

Öyle ya, masadakiler bana inanmadığında sinirlenip o karanlıkta mekânı terk etmiş olmalıyım. Karar anı geldiğinde bunların olacağını biliyordum. Gözlerim kararacak ve ellerimin kontrolünü kaybedecektim. Soyutlama zannetmiştim hep. Değilmiş. İnsanın en büyük güven kaynağına, ışığa ulaşmaya çalışacaktım. Bu kesintide o kaynak tabii ki deniz feneri olacaktı ve beni bir kayıkçı bulacaktı. Aman ne egzotik!

Beni görünce kaderimin bekçisi harekete geçmiş, kürekleri kuşanmış olmalı. Çok kibar olduğunu çok eskiden beri bildiğim kürekçim, ıslanmış paçalarım için özür bile dilemiştir.

Kayık bildiğim bilmediğim koylar arasında dolanırken, kendimi azıcık tanıyorsam yine o şarkıyı mırıldanmışımdır. Hayatımın en kritik anlarında sesi bir yerden oynaşa oynaşa gelen ve birazdan yeniden, son kez çalacak olan şarkı. Sahi şarkı nerede kaldı?

Kaptanım kederime dayanamayıp, bana 3 dileğimi sormuş olmalı. Belki de sadece hayattan ne beklediğimi merak etmiştir. Teselli için malzeme toplamaya çalışıyordur bilinç altımdan. Öleceğimi bilen ben, sevdiğim o güzel insanı düşünmek için 3 gün istemiş olmalıyım. Çünkü ne yan yana gelebileceğimize dair bir inancım var, ne de üç günden fazla onu düşünebilirim. Deliririm. Çünkü çok isteyip alamayan insan delirir. Bugüne kadar delirmediysem, hiç 3 gün içmeden durmadığımdandır. İçince insan hep farklı şeyler ister.

the-seventh-seal

The Seventh Seal

Seni kimseye sızdırmadan düşünebileceğim üç günüm var diye sevindim ama beklediğim gibi olamadı. Gündelik hayat kronik olarak dakikalarımı çalarken, gün diye hesapladığım şey sadece bir iki saatten ibaretti. Şimdi ise kimsenin dikkatimi dağıtmadığı ve sadece seni düşündüğüm üç günüm var. İşler iyi gitmiyor. Daha onuncu dakikada tehlike sinyalleri çaldı. Telefonumda adını sadece geçmiş mesajlara bakarak hatırlayabildiğim kişilere sığınamayınca hayat zorlaştı.

Altımdaki uslu deniz, Nuh’un gemisine yetişememiş ejderha torunlarının öfke nöbetine dönüştü. Hem atalarına hem dünyaya kızgın son temsilciler, denizi fıçının ilk birası gibi köpürttü. Dalgalar ve üzerindeki çaresiz kayığımız o kadar yükseldi ki hızla yaklaştığım kartalın bana göz kırpışını gördüm. Korktum ama korktuğum avcı kuş değil, gözünde gördüğüm yansıma oldu. Ardımda, dalganın peşi sıra yükselen köpek balıkları vardı. Daha önce kuşağımın en iyi beyinlerinin çılgınlıkla yıkıldığını ve histerik çıplaklıkla açlıktan geberdiğini de görmüştüm ama bu kadar sarsıcı değildi. Köpek balığının dişlerinin arasında yarınımı izledim. Felç olmuş bakışlarım ve balığa kürdan bile olamamış vücudumla oradaydım.

Sular tekrar dinginleştiğinde yanlışlıkla girdiğim korku filmi daha başlamamıştı bile: Son Dileğin Laneti. Fonda yine o keyifsiz şarkı çalıyordu ve ilk defa ortama çok yakışmıştı. Üzerime üzerime gelen saniyeler, şarkı gibi ahenksiz aksaklıklar taşıyordu.

Delirecek kadar vaktimin olduğunu fark ettiğimde, sularda sallanmamış tek bir güzel anımız kalmamıştı. Hasretle andığım günler çoktan arka koltuktaki Scareface bez bebekler dönmüştü. O bebek benimle oyun oynamak istediğinde, gelmiş geçmiş bütün kabusların birleştiğini hissettim. Boğazıma bıçak dayanmadan soluğum kesildi. Konudan habersiz parmaklarım kanamaya başladı. Kendimi korumak istedikçe kendi kanıma bulanıyor, vazgeçip ellerimi açtığımda tekrar o güvensizlik hissiyle sarsılıyordum. Ne kadar devam etti bilmiyorum.

Ama burası güzel parkmış, keşke yaşarken de gelseydim. Daha ölmedim gerçi ama pek farkım da yok hani. Kalabalık çevremde büyüyor. Birinin telefonu çalıyor. Tahmin et melodisi ne…

Kalbime masaj yapan adam, işte seni tanıdım. Beni olmam gereken yere götürecek rehberim. Beni gördüğünde gözünde hem nefret hem de hasret belirmiş olmalı. Şimdi rolünü çok güzel oynuyor.

0b5be7b3252414ec7311aa3c3170eeda

Stalker

Peki diğer yanımdaki sen misin? Bu beklemediğim bir şey işte. Hayat insanı her an şaşırtmaya devam ediyor. Bu güne kadarki ölüm öngörülerimde seni hiç fark etmemiştim. Ne kadar da güzelsin. Tarihin en eski çağlarından beri biriktirdiği bir güzellik. Belki de hayal görüyorum… Belki de hep biraz hayaldin.

Dan!

Ve arkasından tam üç kez daha patladı silah. Kalabalık yarıldığında silahın namlusu ile göz göze geldim. Ah be, yanımda olmak için neden bu berbat bir anı seçtin ki?

“İşte bu yavşak!”

Silahlarla beraber kalabalık da bana dönüyor. Ben insanlığın son diyetiyim. Kendilerinden bir parçayı feda ediyorlar şu an. Tanrılar kan istiyor ve bir silah daha patlıyor. Bu sefer ne istediğini bilen bir kurşun havayı yararak üzerime doğru geliyor.

Kalabalık kurşundan mı, panikten mi yoksa korkudan mı bilmem yerlere serilmeye başladığında, son kurşun hâlâ görebileceğim bir yerdeydi. Benim elim yüzümde, seninki omzumda… Gözümü kapatıyorum. Çığlıklar devam ediyor. Yavaşlamış, kulak zarlarımı titreten korkunç çığlıklar. Dünyanın gelmiş geçmiş en kötü insanını doğuran annenin bağırışları… O çocuğun ellerinde ölen milyonlarcanın yalvarışları… Hepsi hepi topu bir saniyenin içinde toplanmış. Senin omzuma dokunduğun o saniyenin.

Gözümü açtığımda her yer kararmış. Ama göz kapaklarım hâlâ açılıp kapanıyor. Görüşümü kapatan benim kanım değil…

Ah be, yanımda olmak için gerçekten çok kötü bir an seçtin. Bir ömürlük ızdırabın birkaç saniyede yaşanmış hâli kadar kan kokan bir nokta. Evrende ikincisi olmayan bir zaman dilimi ama bunu sana yapamam… Yanlışlıkla da olsa ikinci dileğimi diliyorum. “Sakın ölme, ne olursa olsun sakın şimdi ölme…

Bağrışmalar depremden sonra gelen tsunami dalgası gibi çığlaşarak üzerime vuruyor. Gözlerim hâlâ kan. Elin omzumdan düşüyor. Şimdi sen de bağırıyorsun. Parmaklarım hâlâ kanadığından bileklerimle gözümün önündeki kanı temizliyorum. Bana doğrulmuş silahların sahipleri bile bu tarafa bakamaz olmuşlar. Önüme beyninden bir parçanın düştüğünü görüyorum. Sanırım sen kurcaladıkça yenileri de geliyor. “Ne oldu bana! Ne oluyor!” diye bağırıyorsun. Bağırışların hiç bitmiyor. Seni sarmak istiyorum, yüzümü sana çeviriyorum, gözüm bu sefer yüzünden fışkıran kanlarla doluyor. Ellerimde bir parça derin.

Ben yaşayamazken sen de ölemiyorsun.

Bunların hepsinin gerçek olup olmadığını merak etmeye daha fazla cesaretim yok. Son dileğimi diliyorum. “Keşke beni hiç tanımamış olsaydın.” diyorum ki genelde bu cümlede senin yerine hep kendimi koyardım. Kan azalıyor, suratlardaki korkular azalıyor, koşuşanlar ve hatta havadaki kurşun kokusu azalıyor… Ben azalıyorum ama gerçek azalmıyor. Son gerçek… Bu aptal şarkı eşliğindeki yaşanan hakikat: Ölüyorum.

pied-piper-seventh-seal

The Seventh Seal

Yaşandığı için mi oldu yoksa olduğu gibi mi yaşandı… Tek bildiğim aslında iyi niyetli bir dileğim vardı. Ama iyi şeyler istemek, iyi bir insan olduğun anlamına gelmiyor.

Ölüyorum gerçekte ne olduğunu aslında belki de bilmeden, kimse bilmiyor. Şimdi keşke hiç anlatmaya başlamasaydım diyorum ama anlatmadan nasıl bilebilirdim ki? O şarkıyı duymazdan gelmeye daha ne kadar devam edebilirdim ki?

Hayır kesilen elektrik değil, batan güneşti. Ve hayır bu epikriz benim değil… Senin hikâyendi.

Kelimeler Kendim İçin

Featured image

Sokakta Ne Söyledikleri Anlaşılmayanlar Sadece Satıcılar Değildir (Ya da Sokak Kimisinin Dükkânı Kimisinin Evi Kimisinin de Hiçbir Şeyidir)

“Bende kutusuyla var, sende dursun.”

Geçmek istediğim kapıdan beni almamak için saldıran yumuşak kalpli düşmanım konuşmaya başladı. Aslında yaralanmadığımı anlatacaktım ama tehdit gibi kurulmuş bu cümle ile artık bantlayacak bir yerim vardı. Aklım… Fikirlerim yırtılmıştı, bir yara bandına hayır demeyecektim. Olmadı cüzdanımda kullanılmayan prezervatifler kadar manalı bir yer bulurdu kendine. Gardiyanımın elindeki mızrakta nedense kan yoktu. Tadına bakmak için onu ağzına sokup, emmiş olmalıydı. Erotizm savaşta bile nefes alabiliyordu.

“Bir bulmaca ile seni içeri alabilirim ama ne yazık ki aklıma hiçbir soru gelmiyor.”

Nedense bu cümleleri söylerken bana gereksiz yere dokunma ihtiyacı hissetmişti. İç organlarımı bile gıdıklayan bir sesle konuşan bekçi, kulak zarlarımla beraber nöronlarımı da titretti. Sokak ve bacaklarımın aralarında başı boş dolanan tüm yuvarlar iş bulmuşçasına beynime hücum etti. İkinci el cümleler, beynimden görev yerlerine giderken kapıyı kilitlemediklerini hatırlamış gibi birden durdular. Telefonları çalmış gibi yapıp geri döndüler. Duygular devrik, his tanıdıktı. Hepsi hepsi hazzının hemen unutulduğu, alışkanlıktan yapılmış bir istimna.

Son buzul çağının sonlarından bu yana, 120 bin yıldan beri böyle bir soğukluk görmemiştim. Ceza indirimi alsın istediğim bekçiyi tahrik edebilmek için son şansım kaçıyordu. Donmuş tenimle buzul denizinde ilerleyen bir gemiye dönüşmüş, burnumu yanlış yerlere sokmuş, batmakta olan bir dev bir faciaya, genel geçer bir ihtimalsizliğe dönüşmüştüm. Meni patlaması yersiz gerçekleşmiş, şevk hızlı bir yorgunluğa dönüşmüştü. Özgüven, terli duygular ve ayıp sözcükler kalmadığında böyle olur. Noktalama işareti gibi sonradan anlamlandırılmış bir sigara yakılır… Bir dala iki vücut sığdırılır… Ne yazık ki o da yersiz yere ıslanmıştır.

“Kapısına çadır kursam bari.”

Böyle dedi bir tarafım, diğer tarafım ise içeri girme isteğini bastıramıyordu. İçerideki üzüm bağına dalmak isteyen yanım dostunu duymadı bile. Ayakların kontrolü hâlâ onun elindeydi.

“Ateşi söndürür, karanlıkta gözlerimizi kapatmadan kör ebe oynarız.”

Sığınakçı tarafım ikna çabalarına devam ediyordu. Aklında dışarıda yalnız kalmayacağı inancı olmalıydı. O an hangisinin fantezilerin daha garip olduğunu bilemedim, tatmine giden yolları hayal gücü ile sınırlıydı.

“Gece dışarıda azgın geyiklerin ulumalarını aç ayı sesi sanırsın.”

Omurilik soğanının oralardan gelen bu uyarıyı mücadeleci olmayan tarafım duymazdan geldi. Maceracı taraf içeriye alttan, kaçamak bir bakış attıktan sonra iç çekip, olanları görmezden gelmeye karar verdi. Bekçi de, ajitasyonların çoğu gibi coşkulu ama anlamsız sözlerini kendine saklayınca, üç maymun oyunu bitmemek üzere başladı. Ya da tekrar başlamamak üzere bitmişti.

“Şiiişt!”

Featured image

Hayattaki her şey gibi bu yaşananlar da tek başına iyi ya da kötü bir şey değildi. Bir çözümleme yapabilmek için yanına bir vuku daha koymak gerekiyordu. Fikirleri de hayatı da türetmenin bilinen başka bir yolu yoktu. Zaman hiçbir şeyi göstermeyecek ama anlamak için güzel fırsatlar yaratacaktı. Cüzdanlar, kutular ve bizler dolup dolup boşalacak, okyanuslar buharlaşsa bile akıl ve yüzümüzdeki ıslaklık hiç kurumayacaktı. En azından hangi kelimelerin beklendiği belirtilmemiş cümleler artık kurulmuştu. O da bir şeydi.

“Şey…”

Sen Öldüğünde Uyuyordum

Yükseklik korkumla beraber tepetaklak, kamikazenin en üst noktasında bekliyordum. Ayaklarım dünyanın kütle çekimi ile kafamın yanına gelmeye çalışıyor ancak kararlı bir kemer ile engelleniyorlardı. Ne yapacaklarına genelde kendileri karar verir, şahsen ben istemediğim yerlere gitmelerine engel olamazken, kemer her istediğini alıyordu. Kendimi sırf bu yüzden bile güvende hissedebilirdim. Ama çok yüksekte ve terstim.

Ne ileri gidiyor, ne geri düşüyorduk. Her sıkıldığımda -ki günde 21 kez falan- yaptığım gibi kafamı kaldırıp gökyüzüne bakayım dedim, malum bakamadım. Sağımı solumu kontrol ettim. 14 saatlik New York uçuşundaymış gibi bir edayla çaprazımda oturan adamın Marlboro’su, gömlek cebinden aşağıya düştü. Amerika hayali oldukça pahalıydı, düşüncesi bile masraf yaratıyordu. Uçak bir anons yapacak gibi uyarı sesi verdi. Bip. Bip. Bip. Adam sesi de sigarayı da sallamadı.

Öylece duruyorduk ve garip bir şekilde kimse hâlinden şikayetçi değildi. Bip’lemeler belki de oyuncağın bozukluk uyarılarıydı. Tabii ya öyle olmalıydı ama kafesteki atmosferin sakinliği beni garip bir şekilde rahatlatmıştı. Bozuk dev bir alette olamayacak kadar huzurluyduk. Gözlerim karşımda ters duran koca balerin eteklerinde savrulan insancıklara takılmıştı. Uzun bir süredir o yöne baktığımı fark edince, kendimi kadının eteğinin altına bakıyormuş gibi hissettim. Hızla kafamı ahtapota çevirip o düşüncelerden uzaklaştım ama aklıma takılmasını da engelleyemedim. Ya sesler Rus görünümlü balerinin eteklerinin altına saklanmış bir bombaysa? Irkçılık biraz yükselmişti ama bu kadarı da benim paranoyalarım olmalıydı. Ne olursa olsun güzel balerine zarar gelsin istemezdim.

Bacağımda bir titreşim hissettim, hemen arkasından çirkin bir melodi duyuldu: Bip Bip Bip. Elimi atacak oldum, atamadım. Kemerler bir kez daha vazife başındaydı. Görevleri arasında sadece beni tutmak vardı sanırım, telefonu tutan olmadı… Süper akıllı telefona uçma aplikasyonu da yüklenmemişti, hızlı bir düşüş başladı. Yanımdaki ile göz göze geldim. Sanırım düşen aslında onun telefonu idi. Üzerime alınmamın tek sebebi titreşimlerin melodiler gibi özelleştirilememesi ve adamla olan aşırı iç içeliğimdi. Tuhaf. Şu ana kadar bu kadar yakın oturduğumuzu fark etmemiştim. Adama tekrar döndüm. “Zaten telefonu açasım yoktu, boş ver.” dedi. Aslında telefonlar hakkında söyleyeceklerim vardı ama benim de konuyu açasım gelmedi. Telefon aşağı düşerken bip’lemeler hızlanmıştı. Uzaklaştıkça sadece kesintisiz, uzun, düz bir sese dönüştü. Ya da bana öyle gelmeye başlamıştı bilemiyorum. Hiç durmadan kaybediyorduk.

Featured image

Sen öldüğünde uyuyordum. Hemşire geldi, kulak tırmalayan kesintisiz bip sesini çıkaran aleti kapattı. Senin yüzünü örttü. Baş ağrılarım için ilaç önerdi.

Sen öldüğünde uyuyordum çünkü insan uyur. Yapması gereken bir şeyler varsa kendini yorgun ve depresif hissederek, yapılacak hiçbir şey kalmadıysa yalnız, hem sıkıntı hem huzurla uyur. Pastaneye indim, poğaça aldım. Yapacak bir iki saçma işim vardı. Tahminen annenler daha haberi almadan hastaneden çıktım.

Poğaça ağzımda şişti. Nefessizlikten ölecek gibi oldum. Derin bir nefes verdim.

Huuuhh.