Category Archives: Gerisi Hikâye

Her Yer Düşman Her Yer Bekleyiş

Gözlerini tek bir saniye bile ayırmaması gereken karanlık yolda son sürat, göz kırpmadan ilerliyordu. Doğru yolda ilerlediğine dair net fikirleri yoktu ama istikameti kesinlikle yanlış değildi. Dikkatini kaybetmezse gideceği yere en fazla bir kavşak geç çıkacak ama yine de tam da beklendiği dakikalarda orada olacaktı.

Kasabadaki gergin bekleyiş çok küçük bir hızla kalabalıklaşıyordu. İnce yağmurun altında kararlı kalmaya çalışan küçük grup neredeyse nefes bile almıyordu. Hava karanlık olmasa kimi yüzlerde yağmur damlalarının gözyaşlarına karıştığı kolaylıkla anlaşılırdı.

Motosiklet karanlığın sadece kendine yetecek kadar kısmını aydınlatarak türlü gürültüler çıkarıyordu. Hayatında hiçbir motoru yakından görmemiş biri bile sıkı bir tamire ihtiyaç duyduğunu hemen anlayabilirdi ama bunu umursayacak kimse yoktu. Hatta tam da bu saniyelerde, yaşlı köpeği ile birlikte ne zamandır bir ziyafet çekemediğini düşünen, sadece 400 metre ilerideki motor ustası bile.

Şimdi kalabalık, on beş senelik asfalt yolun üzerinde, öleceği kesinleşmiş biri ne kadar yapabilirse o kadar yaşayabiliyordu. O asfaltın ilk atıldığı yıllardan bu yana kasabanın ruhuna işlemiş olan ölüm kokusunun yerini belki de ilk defa derin bir korku alıyordu.

Yolun iki yakasından birbirlerini kesmekte olan iki vaşak, motosikletin aralarına girmesi ile irkildi. Uzun süredir sürdürülen bu soğuk savaş, yüzü batıya dönük olanın o irkilmeyi birkaç saniye atlatamaması ile son bulacaktı. Rakibinin dikkat dağınıklığından yararlanan soğuk kanlı katil, hasmını tam da ismine yaraşırcasına öldürdü. Bu kusursuz cinayeti, eli kana sadece yarım saat uzaklıkta olan sürücü fark etmedi.

doctor_who_dont_blink

Doctor Who

Kapı aralıkları karartılara, sanrılar tarifsiz sancılara dönüştü kasabada. Belki bir savaş taktiği olarak belki de tamamen beceriksizlikten dört saat önce kesilen elektrik hâlâ gelmemişti. Karartma kasabaya, Nazi bombalamasından korkan Londra havası katmıştı ama ne yazık ki bu vahşi kasabanın bir sığınağa ihtiyacı olabileceği bugüne kadar kimsenin aklına gelmemişti.

Vites pedalı tarafındaki pantolon cebinde taşıdığı bir tomar para virajlara sert girmesini biraz zorlaştırıyordu fakat sürücü bunu umursamadı. Üzerinde taşıdığı paranın miktarını ve kaynağını sorgulamayacak kadar hedefine kitlenmişti. Motosiklet üzerinde koca vücudundan başka, düşünceleri taşıyacak pek bir yer kalmamıştı.

Kasabaya yan köylerden mezarlıkçılar gelmiş, mezarlık piyasasında büyük bir rekabet başlamıştı. İki kişi getirene üçüncü kişi bedavaydı. Kasaba nüfusunun tamamı ölse -ki öyle olacağa benziyordu- tam yedi kişi bedavaya gömülebilirdi. Lakin yine de kimsenin cebinde bu miktarı ödeyebilecek para yoktu. Tek umutları ölmemeye çalışmaktı.

Karanlığı yararak motora yol açan ince ön lastik, daha önceki kim bilir hangi savaştan kalma, tanınamaz hâle gelmiş bir hayvan leşine çarparak yerden yükseldi. Ölümle defalarca kez karşılaşmış ama bugüne kadar görmezlikten gelmeyi başarabilmiş Beyaz Kan lakaplı kişi, ustaca bir hareketle motosikleti yere indirmeyi başardı. Ancak karşında beliren ve yola çıktığından beri gördüğü ilk ışıklar olan bir çift farın üzerinden geçmesine engel olamayacaktı. Ana yoldan çıkılabilecek ilk kavşak kaçıralı daha bir dakika bile olamamıştı.

Trumbo_2015

Trumbo

Uzun süredir ayakta bekleyen ve silahını bir saniye olsun elinden bırakmayan muhtar, ağzında uzun süredir tuttuğu salyayı yere tükürdü. Dudaklarını küçücük araladı ve yanındaki kendinden daha sıska olana dedi ki: “Hepimiz öleceğiz komşum… Hepimiz öleceğiz.”

Bugüne kadar hiç yanılmadığı gibi yine haklıydı.

Reklamlar

Ama’dan Önce Gelip Hızlı Hızlı Geçen Cümleler

Savaş daha zengin muhitlerine sıçramamıştı, fabrikalar bir müddet daha çalışacak gibi görünüyordu ama mahalleler huzursuzlanmaya başlamıştı. Ele ne geçse bileyleniyor, sevginin sarılabileceği hiçbir şey bırakılmıyordu. Sokağın bıçkın delikanlıları abilerinden öğrendikleri yarım yamalak taktiklerle muharebe pozisyonları alıyorlardı.

afro_samurai

Afro Samurai

Ne cehennem ne de kalpler alev alev yanıyordu ama itfaiyeler gece gündüz çalışıyordu. Cehenneme atılacak son odun da yandığında beyaz dinin mensupları sevabın yenmeyecek bir şey olduğunu anladılar ve günahın yeni tanımını bir sanatçı hassaslığında ince ince yeniden işlediler.

Fırtınalar hâlâ yaşanıyordu ama artık rüzgâr tutku taşımıyordu. Evler günah geceleri ile değil, ya yavşak müteahhitlerin kaçırdığı malzemeden ya da ambulansların taze yaralılara ulaşamamasından dolayı yıkılıyordu.

Havalar soğuktu ama depresyon hırkaları artık giyilmiyordu. Ölüm kokusu tekrar ciğerlere bastığında, en temel hücreleri gibi insanlar da bireysel davranmaya karar veriyor ve hayatta kalmaya çalışıyordu. Yaşamak için uygun bir an yaratılmış olsaydı kim bilir genlerimiz nerelerde çoğalmaya çalışıp hangi güzel duyguları yeşertebilecekti.

Lucy

Lucy

İstanbul’da yaşamak gitgide zorlaşıyor ama başka bir yere gitmek de hiçbir şeyi çözmüyordu.

Boğaz’ın En Güzel Göründüğü Yer

Tam atlayacağım, bir gülme geliyor, emin olamıyorum…

Karşımda, boğazın en güzel göründüğü yerin neresi olduğunu en az bir kez sorgulamış, bir ya da bir buçuk milyon insan. Bu sorgulamada -kısa bir süre için- hesaba katılması gereken kişi olarak bendeniz, manzaranın en şaşaalı yerinde yerimi aldım, bekliyorum. Büyük şehir yaşantısının eksantrik bir parçası olarak, iki -ya da dört- ucu karaya dayandırılış o sembolik köprüde ilginç bir enstantaneyim şu an.

Hiç korkmamış olmama rağmen korkuluklara sıkıca tutunmuş manzarayı izliyordum. Ellerim soğuk demirleri bırakıp, yılların getirdiği alışkanlık ile sigara paketini yokladığında, yerküreye diklemesine uzanan yolculuğum başladı. Ve ne yazık ki -belki neyse ki- yukarı doğru değil.

Her şey çok hızlı gelişmişti… Belki vazgeçmemi önerecek optimist amcaları, en azından bi’ (tek gelen yandaş çıkabilir, biz iki desek daha iyi sanırım) haber ajansının gelmesini bekleyebilirdim ama olmadı işte. Zaten hayatım boyunca etkileyici bir girişe imza atamamıştım. Bugün bu noktada olma sebeplerimden 16, hayır hayır 17.’si de buydu.

nebraska_movie

Nebraska

Ve düşüyorum… Şu ana kadar büyük sıkıntılarım yok. Korkmaya başlamış ya da heyecanlanmış değilim. Nasıl ki kalabalıklar daracık biçimsiz kaldırımlara sıkışmış yaşamlarına sorunsuzca devam ediyorsa bende de öyle, bir farklılık yok. Eskisinden daha değerli ya da değersiz değilim, her şey yolunda. Yanılıyor olabilirim ama 4 ya da 5 saniye sonra dünyaya çarpacağım. Suda başlayan insanlık tarihini tekrar suya çekme çabam umarım muhafazakâr bir tavır olarak algılanmaz. Yoksa hayat toprakta mı başlamıştı? Ya da rahimde belki.

Bazen izleniyor gibi bir hisse kapılır ya insan, işte bu da o anlardan biri ve muhtemelen gerçek olma ihtimali en yüksek olan. Beni dürbünü ile izleyen sen, dostum… Orada olduğunu biliyorum. En mahrem anımda gözlerini kırpmadan beni izlediğini de. Bu sapıklığın aramızda dostum, hayatta tek bir şeyden eminsem o da bu sırrını mezarıma götürecek oluşum. Bu yarı ölüyü izleyişini gören başka bir gizli göz varsa onu bilemem ama. Bu konuda kesin bir şey söylemek gerçekten zor. Ama sakın unutma ki ben yukarında her sevişmeni rahatlıkla izliyor olacağım. Sen de düşüyorsun olacaksın ve hepimiz izleniyor olacağız.

boğazın_en_güzel_görünen_yeri_1

instagram.com/mokan.bey/

Hepimiz suya doğru düşüyoruz da bazılarımız yaşlılıktan ölüyoruz galiba, bu yolculuk da çok uzadı. Boğaz’ın en güzel göründüğü yeri aramak son derece tehlikeli imiş aslında. Yasak olanın kışkırtıcılığı, güzellik arayışımızın üzerine basıyor gibi çoğunlukla.

Hepimiz suya düşüyoruz da, bir kısmımız oturduğu yerden Boğaz’ın en güzel yerinin neresi olduğuna karar vermeyi reddediyor galiba.

En azından yüzde 1 belki de 2 buçuğumuz, anca o kadar varız sanırım.

Anlatmadan Bilemeyeceğin Şeyler Var

Hayır elektrik gelmemişti, gün doğmuştu

Ve hayır, akşam oturduğum bar taburesinde değildim. Sahildeki o bara bu kadar çok insanın sığması mümkün değildi. En kalabalık masa, benim tam da ortasında oturduğum grup idi. Hatta tek oturan bizdik galiba.

Sabahın bu saatinde, bu garip yerde, bu kalabalığın başımda ne işi var acaba?

Gece ellerim masada bir şey mi arıyordu, yoksa masada olmayan edepsiz bir yerlere mi ulaşmaya çalışıyordum emin değilim… Tam o sırada her yer kararmıştı.

Ah evet! Karanlık en derin korkularımı depreştirdiğinde, aklıma en çılgın hikâyem gelmişti. Bu hikâyeyi bir romanda mı okumuştum, bir filmde mi görmüştüm yoksa benim başıma mı gelmişti emin değildim. Hiçbir zaman olamadım ama anlattım. Anlattıkça yaşadığım kaderim…

Cümlelerim kendi ölümümün kendi ağzımdan olacağına eriştiğinde, tabii ki kimse bana inanmamıştı. Yok yok, intihar etmeyecektim… Bilinçli veya yanlışlıkla kendi kendimin katili ya da azmettiricisi de olmayacaktım. Sadece bu hikâyeyi anlatacak, sırası ile yaşamam gerekenleri yaşayacak ve sonunda -biraz da herkes gibi- ölecektim.

Neden mi? Çünkü ölüm hikâyem, -biraz da herkesinki gibi- ölümümle sonuçlanıyordu. Azrail çok uzun süredir anlatmamı bekliyordu… Ne olacağını az çok biliyor, sadece yaşansın diye bekliyordum.

Bu güzel sabah, hayatımın bu son sefil kısmının kaçıncı günüydü acaba? Gelişmelere bakarsak dördüncü gün başlamış olmalıydı. Lanetlerin hiç bitmediğini varsaydığım üç koca gün… Gerçekten yaşandı mı bilmiyorum ama hâlim de ortada… Öyle ya da böyle, neyse ki geçmiş, bitmiş, gitmiş. Korkacak bir şey kalmamış, gönül rahatlığı ile ölebilirim. Yani sanırım öleceğim.

Birazdan hayatım boyunca beni takip eden, her yerde çalan ama bir kişinin bile eşlik ettiğini duymadığım o şarkı çalacak. O gece elektrik kesintisinden önce barda da çalan hani. Ve önceki sabah yanımdaki kadının kulaklığından da duyuluyordu. Ve ondan önce de belki binlerce kez… Ve birazdan yine duyulacak. Son kez.

Başım ağrıyor. Sıradan akşamdan kalmalarım gibi değil. Üstelik biraz kanamam var. Daha önce de olmuştu.

Öyle ya, masadakiler bana inanmadığında sinirlenip o karanlıkta mekânı terk etmiş olmalıyım. Karar anı geldiğinde bunların olacağını biliyordum. Gözlerim kararacak ve ellerimin kontrolünü kaybedecektim. Soyutlama zannetmiştim hep. Değilmiş. İnsanın en büyük güven kaynağına, ışığa ulaşmaya çalışacaktım. Bu kesintide o kaynak tabii ki deniz feneri olacaktı ve beni bir kayıkçı bulacaktı. Aman ne egzotik!

Beni görünce kaderimin bekçisi harekete geçmiş, kürekleri kuşanmış olmalı. Çok kibar olduğunu çok eskiden beri bildiğim kürekçim, ıslanmış paçalarım için özür bile dilemiştir.

Kayık bildiğim bilmediğim koylar arasında dolanırken, kendimi azıcık tanıyorsam yine o şarkıyı mırıldanmışımdır. Hayatımın en kritik anlarında sesi bir yerden oynaşa oynaşa gelen ve birazdan yeniden, son kez çalacak olan şarkı. Sahi şarkı nerede kaldı?

Kaptanım kederime dayanamayıp, bana 3 dileğimi sormuş olmalı. Belki de sadece hayattan ne beklediğimi merak etmiştir. Teselli için malzeme toplamaya çalışıyordur bilinç altımdan. Öleceğimi bilen ben, sevdiğim o güzel insanı düşünmek için 3 gün istemiş olmalıyım. Çünkü ne yan yana gelebileceğimize dair bir inancım var, ne de üç günden fazla onu düşünebilirim. Deliririm. Çünkü çok isteyip alamayan insan delirir. Bugüne kadar delirmediysem, hiç 3 gün içmeden durmadığımdandır. İçince insan hep farklı şeyler ister.

the-seventh-seal

The Seventh Seal

Seni kimseye sızdırmadan düşünebileceğim üç günüm var diye sevindim ama beklediğim gibi olamadı. Gündelik hayat kronik olarak dakikalarımı çalarken, gün diye hesapladığım şey sadece bir iki saatten ibaretti. Şimdi ise kimsenin dikkatimi dağıtmadığı ve sadece seni düşündüğüm üç günüm var. İşler iyi gitmiyor. Daha onuncu dakikada tehlike sinyalleri çaldı. Telefonumda adını sadece geçmiş mesajlara bakarak hatırlayabildiğim kişilere sığınamayınca hayat zorlaştı.

Altımdaki uslu deniz, Nuh’un gemisine yetişememiş ejderha torunlarının öfke nöbetine dönüştü. Hem atalarına hem dünyaya kızgın son temsilciler, denizi fıçının ilk birası gibi köpürttü. Dalgalar ve üzerindeki çaresiz kayığımız o kadar yükseldi ki hızla yaklaştığım kartalın bana göz kırpışını gördüm. Korktum ama korktuğum avcı kuş değil, gözünde gördüğüm yansıma oldu. Ardımda, dalganın peşi sıra yükselen köpek balıkları vardı. Daha önce kuşağımın en iyi beyinlerinin çılgınlıkla yıkıldığını ve histerik çıplaklıkla açlıktan geberdiğini de görmüştüm ama bu kadar sarsıcı değildi. Köpek balığının dişlerinin arasında yarınımı izledim. Felç olmuş bakışlarım ve balığa kürdan bile olamamış vücudumla oradaydım.

Sular tekrar dinginleştiğinde yanlışlıkla girdiğim korku filmi daha başlamamıştı bile: Son Dileğin Laneti. Fonda yine o keyifsiz şarkı çalıyordu ve ilk defa ortama çok yakışmıştı. Üzerime üzerime gelen saniyeler, şarkı gibi ahenksiz aksaklıklar taşıyordu.

Delirecek kadar vaktimin olduğunu fark ettiğimde, sularda sallanmamış tek bir güzel anımız kalmamıştı. Hasretle andığım günler çoktan arka koltuktaki Scareface bez bebekler dönmüştü. O bebek benimle oyun oynamak istediğinde, gelmiş geçmiş bütün kabusların birleştiğini hissettim. Boğazıma bıçak dayanmadan soluğum kesildi. Konudan habersiz parmaklarım kanamaya başladı. Kendimi korumak istedikçe kendi kanıma bulanıyor, vazgeçip ellerimi açtığımda tekrar o güvensizlik hissiyle sarsılıyordum. Ne kadar devam etti bilmiyorum.

Ama burası güzel parkmış, keşke yaşarken de gelseydim. Daha ölmedim gerçi ama pek farkım da yok hani. Kalabalık çevremde büyüyor. Birinin telefonu çalıyor. Tahmin et melodisi ne…

Kalbime masaj yapan adam, işte seni tanıdım. Beni olmam gereken yere götürecek rehberim. Beni gördüğünde gözünde hem nefret hem de hasret belirmiş olmalı. Şimdi rolünü çok güzel oynuyor.

0b5be7b3252414ec7311aa3c3170eeda

Stalker

Peki diğer yanımdaki sen misin? Bu beklemediğim bir şey işte. Hayat insanı her an şaşırtmaya devam ediyor. Bu güne kadarki ölüm öngörülerimde seni hiç fark etmemiştim. Ne kadar da güzelsin. Tarihin en eski çağlarından beri biriktirdiği bir güzellik. Belki de hayal görüyorum… Belki de hep biraz hayaldin.

Dan!

Ve arkasından tam üç kez daha patladı silah. Kalabalık yarıldığında silahın namlusu ile göz göze geldim. Ah be, yanımda olmak için neden bu berbat bir anı seçtin ki?

“İşte bu yavşak!”

Silahlarla beraber kalabalık da bana dönüyor. Ben insanlığın son diyetiyim. Kendilerinden bir parçayı feda ediyorlar şu an. Tanrılar kan istiyor ve bir silah daha patlıyor. Bu sefer ne istediğini bilen bir kurşun havayı yararak üzerime doğru geliyor.

Kalabalık kurşundan mı, panikten mi yoksa korkudan mı bilmem yerlere serilmeye başladığında, son kurşun hâlâ görebileceğim bir yerdeydi. Benim elim yüzümde, seninki omzumda… Gözümü kapatıyorum. Çığlıklar devam ediyor. Yavaşlamış, kulak zarlarımı titreten korkunç çığlıklar. Dünyanın gelmiş geçmiş en kötü insanını doğuran annenin bağırışları… O çocuğun ellerinde ölen milyonlarcanın yalvarışları… Hepsi hepi topu bir saniyenin içinde toplanmış. Senin omzuma dokunduğun o saniyenin.

Gözümü açtığımda her yer kararmış. Ama göz kapaklarım hâlâ açılıp kapanıyor. Görüşümü kapatan benim kanım değil…

Ah be, yanımda olmak için gerçekten çok kötü bir an seçtin. Bir ömürlük ızdırabın birkaç saniyede yaşanmış hâli kadar kan kokan bir nokta. Evrende ikincisi olmayan bir zaman dilimi ama bunu sana yapamam… Yanlışlıkla da olsa ikinci dileğimi diliyorum. “Sakın ölme, ne olursa olsun sakın şimdi ölme…

Bağrışmalar depremden sonra gelen tsunami dalgası gibi çığlaşarak üzerime vuruyor. Gözlerim hâlâ kan. Elin omzumdan düşüyor. Şimdi sen de bağırıyorsun. Parmaklarım hâlâ kanadığından bileklerimle gözümün önündeki kanı temizliyorum. Bana doğrulmuş silahların sahipleri bile bu tarafa bakamaz olmuşlar. Önüme beyninden bir parçanın düştüğünü görüyorum. Sanırım sen kurcaladıkça yenileri de geliyor. “Ne oldu bana! Ne oluyor!” diye bağırıyorsun. Bağırışların hiç bitmiyor. Seni sarmak istiyorum, yüzümü sana çeviriyorum, gözüm bu sefer yüzünden fışkıran kanlarla doluyor. Ellerimde bir parça derin.

Ben yaşayamazken sen de ölemiyorsun.

Bunların hepsinin gerçek olup olmadığını merak etmeye daha fazla cesaretim yok. Son dileğimi diliyorum. “Keşke beni hiç tanımamış olsaydın.” diyorum ki genelde bu cümlede senin yerine hep kendimi koyardım. Kan azalıyor, suratlardaki korkular azalıyor, koşuşanlar ve hatta havadaki kurşun kokusu azalıyor… Ben azalıyorum ama gerçek azalmıyor. Son gerçek… Bu aptal şarkı eşliğindeki yaşanan hakikat: Ölüyorum.

pied-piper-seventh-seal

The Seventh Seal

Yaşandığı için mi oldu yoksa olduğu gibi mi yaşandı… Tek bildiğim aslında iyi niyetli bir dileğim vardı. Ama iyi şeyler istemek, iyi bir insan olduğun anlamına gelmiyor.

Ölüyorum gerçekte ne olduğunu aslında belki de bilmeden, kimse bilmiyor. Şimdi keşke hiç anlatmaya başlamasaydım diyorum ama anlatmadan nasıl bilebilirdim ki? O şarkıyı duymazdan gelmeye daha ne kadar devam edebilirdim ki?

Hayır kesilen elektrik değil, batan güneşti. Ve hayır bu epikriz benim değil… Senin hikâyendi.

Sokakta Ne Söyledikleri Anlaşılmayanlar Sadece Satıcılar Değildir (Ya da Sokak Kimisinin Dükkânı Kimisinin Evi Kimisinin de Hiçbir Şeyidir)

“Bende kutusuyla var, sende dursun.”

Geçmek istediğim kapıdan beni almamak için saldıran yumuşak kalpli düşmanım konuşmaya başladı. Aslında yaralanmadığımı anlatacaktım ama tehdit gibi kurulmuş bu cümle ile artık bantlayacak bir yerim vardı. Aklım… Fikirlerim yırtılmıştı, bir yara bandına hayır demeyecektim. Olmadı cüzdanımda kullanılmayan prezervatifler kadar manalı bir yer bulurdu kendine. Gardiyanımın elindeki mızrakta nedense kan yoktu. Tadına bakmak için onu ağzına sokup, emmiş olmalıydı. Erotizm savaşta bile nefes alabiliyordu.

“Bir bulmaca ile seni içeri alabilirim ama ne yazık ki aklıma hiçbir soru gelmiyor.”

Nedense bu cümleleri söylerken bana gereksiz yere dokunma ihtiyacı hissetmişti. İç organlarımı bile gıdıklayan bir sesle konuşan bekçi, kulak zarlarımla beraber nöronlarımı da titretti. Sokak ve bacaklarımın aralarında başı boş dolanan tüm yuvarlar iş bulmuşçasına beynime hücum etti. İkinci el cümleler, beynimden görev yerlerine giderken kapıyı kilitlemediklerini hatırlamış gibi birden durdular. Telefonları çalmış gibi yapıp geri döndüler. Duygular devrik, his tanıdıktı. Hepsi hepsi hazzının hemen unutulduğu, alışkanlıktan yapılmış bir istimna.

Son buzul çağının sonlarından bu yana, 120 bin yıldan beri böyle bir soğukluk görmemiştim. Ceza indirimi alsın istediğim bekçiyi tahrik edebilmek için son şansım kaçıyordu. Donmuş tenimle buzul denizinde ilerleyen bir gemiye dönüşmüş, burnumu yanlış yerlere sokmuş, batmakta olan bir dev bir faciaya, genel geçer bir ihtimalsizliğe dönüşmüştüm. Meni patlaması yersiz gerçekleşmiş, şevk hızlı bir yorgunluğa dönüşmüştü. Özgüven, terli duygular ve ayıp sözcükler kalmadığında böyle olur. Noktalama işareti gibi sonradan anlamlandırılmış bir sigara yakılır… Bir dala iki vücut sığdırılır… Ne yazık ki o da yersiz yere ıslanmıştır.

“Kapısına çadır kursam bari.”

Böyle dedi bir tarafım, diğer tarafım ise içeri girme isteğini bastıramıyordu. İçerideki üzüm bağına dalmak isteyen yanım dostunu duymadı bile. Ayakların kontrolü hâlâ onun elindeydi.

“Ateşi söndürür, karanlıkta gözlerimizi kapatmadan kör ebe oynarız.”

Sığınakçı tarafım ikna çabalarına devam ediyordu. Aklında dışarıda yalnız kalmayacağı inancı olmalıydı. O an hangisinin fantezilerin daha garip olduğunu bilemedim, tatmine giden yolları hayal gücü ile sınırlıydı.

“Gece dışarıda azgın geyiklerin ulumalarını aç ayı sesi sanırsın.”

Omurilik soğanının oralardan gelen bu uyarıyı mücadeleci olmayan tarafım duymazdan geldi. Maceracı taraf içeriye alttan, kaçamak bir bakış attıktan sonra iç çekip, olanları görmezden gelmeye karar verdi. Bekçi de, ajitasyonların çoğu gibi coşkulu ama anlamsız sözlerini kendine saklayınca, üç maymun oyunu bitmemek üzere başladı. Ya da tekrar başlamamak üzere bitmişti.

“Şiiişt!”

Featured image

Hayattaki her şey gibi bu yaşananlar da tek başına iyi ya da kötü bir şey değildi. Bir çözümleme yapabilmek için yanına bir vuku daha koymak gerekiyordu. Fikirleri de hayatı da türetmenin bilinen başka bir yolu yoktu. Zaman hiçbir şeyi göstermeyecek ama anlamak için güzel fırsatlar yaratacaktı. Cüzdanlar, kutular ve bizler dolup dolup boşalacak, okyanuslar buharlaşsa bile akıl ve yüzümüzdeki ıslaklık hiç kurumayacaktı. En azından hangi kelimelerin beklendiği belirtilmemiş cümleler artık kurulmuştu. O da bir şeydi.

“Şey…”

Sen Öldüğünde Uyuyordum

Yükseklik korkumla beraber tepetaklak, kamikazenin en üst noktasında bekliyordum. Ayaklarım dünyanın kütle çekimi ile kafamın yanına gelmeye çalışıyor ancak kararlı bir kemer ile engelleniyorlardı. Ne yapacaklarına genelde kendileri karar verir, şahsen ben istemediğim yerlere gitmelerine engel olamazken, kemer her istediğini alıyordu. Kendimi sırf bu yüzden bile güvende hissedebilirdim. Ama çok yüksekte ve terstim.

Ne ileri gidiyor, ne geri düşüyorduk. Her sıkıldığımda -ki günde 21 kez falan- yaptığım gibi kafamı kaldırıp gökyüzüne bakayım dedim, malum bakamadım. Sağımı solumu kontrol ettim. 14 saatlik New York uçuşundaymış gibi bir edayla çaprazımda oturan adamın Marlboro’su, gömlek cebinden aşağıya düştü. Amerika hayali oldukça pahalıydı, düşüncesi bile masraf yaratıyordu. Uçak bir anons yapacak gibi uyarı sesi verdi. Bip. Bip. Bip. Adam sesi de sigarayı da sallamadı.

Öylece duruyorduk ve garip bir şekilde kimse hâlinden şikayetçi değildi. Bip’lemeler belki de oyuncağın bozukluk uyarılarıydı. Tabii ya öyle olmalıydı ama kafesteki atmosferin sakinliği beni garip bir şekilde rahatlatmıştı. Bozuk dev bir alette olamayacak kadar huzurluyduk. Gözlerim karşımda ters duran koca balerin eteklerinde savrulan insancıklara takılmıştı. Uzun bir süredir o yöne baktığımı fark edince, kendimi kadının eteğinin altına bakıyormuş gibi hissettim. Hızla kafamı ahtapota çevirip o düşüncelerden uzaklaştım ama aklıma takılmasını da engelleyemedim. Ya sesler Rus görünümlü balerinin eteklerinin altına saklanmış bir bombaysa? Irkçılık biraz yükselmişti ama bu kadarı da benim paranoyalarım olmalıydı. Ne olursa olsun güzel balerine zarar gelsin istemezdim.

Bacağımda bir titreşim hissettim, hemen arkasından çirkin bir melodi duyuldu: Bip Bip Bip. Elimi atacak oldum, atamadım. Kemerler bir kez daha vazife başındaydı. Görevleri arasında sadece beni tutmak vardı sanırım, telefonu tutan olmadı… Süper akıllı telefona uçma aplikasyonu da yüklenmemişti, hızlı bir düşüş başladı. Yanımdaki ile göz göze geldim. Sanırım düşen aslında onun telefonu idi. Üzerime alınmamın tek sebebi titreşimlerin melodiler gibi özelleştirilememesi ve adamla olan aşırı iç içeliğimdi. Tuhaf. Şu ana kadar bu kadar yakın oturduğumuzu fark etmemiştim. Adama tekrar döndüm. “Zaten telefonu açasım yoktu, boş ver.” dedi. Aslında telefonlar hakkında söyleyeceklerim vardı ama benim de konuyu açasım gelmedi. Telefon aşağı düşerken bip’lemeler hızlanmıştı. Uzaklaştıkça sadece kesintisiz, uzun, düz bir sese dönüştü. Ya da bana öyle gelmeye başlamıştı bilemiyorum. Hiç durmadan kaybediyorduk.

Featured image

Sen öldüğünde uyuyordum. Hemşire geldi, kulak tırmalayan kesintisiz bip sesini çıkaran aleti kapattı. Senin yüzünü örttü. Baş ağrılarım için ilaç önerdi.

Sen öldüğünde uyuyordum çünkü insan uyur. Yapması gereken bir şeyler varsa kendini yorgun ve depresif hissederek, yapılacak hiçbir şey kalmadıysa yalnız, hem sıkıntı hem huzurla uyur. Pastaneye indim, poğaça aldım. Yapacak bir iki saçma işim vardı. Tahminen annenler daha haberi almadan hastaneden çıktım.

Poğaça ağzımda şişti. Nefessizlikten ölecek gibi oldum. Derin bir nefes verdim.

Huuuhh.

Bazen Duygular Yeterince Açıktır ya da İki Dudağın Arasından Çıksın Diye Bekleme

Çok güzel bir ofisi vardı. En az -neredeyse griye çalan- buz mavisi gözleri kadar.

Sadece dudaklarıma bakıyor, ekrana bakmadan elleri klavyede notlar alıyor ve hiç durmadan sözlerimi onaylıyor gibi kafasını yukarı aşağı sallıyordu. Günüm uzun, işim kısaydı. Günümü güzelleştiren yabancı dudaklarımdan dökülen sözcükleri gözleri ile soyarken o kadar etkilenmiştim ki, gündüzlerimin tekrar kış gelmiş gibi kısalmasını bile kabul edebilirdim.

Baharın geldiğinin kanıtı üç cemremin bakışları uzadıkça, dudaklarımdaki kıştan kalma çatlaklardan utanmaya başlamıştım. Öz güvenim yıkılmak üzereydi. Bakışlarım kaderimin master yazarından kaçmaya başladı. Başka yerlere bakmaya çalışarak şuursuzca konuşmaya devam etmeye çalışıyorum. Göründüğü kadarıyla benden daha kaba olan bir yabancı, kapıyı vurmadan yavaşça içeri girince suçluluk duygum birden dağıldı. Yaşama sevincim ile aramızdaki bağ o kadar güçlenmişti ki, klavye ustası süper kahramanım birinin geldiğini fark etmedi bile. Gözleri dudaklarımda, harikalar diyarının kuyusuna düşmekte olan tavşan gibiydi.

Odaya giren yersiz, onu umursamayışımıza aldırmıyor, üzerime üzerime geliyordu. Suratında bir gülümseme ile yanımda durdu. Ayakta durmasına rağmen eğilerek kafasını benim kafamın seviyesine, hatta benim kafamın yanına kadar indirdi. Dudaklara bakmaktan kendini alıkoyamayan kalp kırıcım dikkatli bakışlarını ona çevirmiş, uçları dünyanın kütle çekimine yenik düşmüş dudaklarımı çoktan unutmuştu. Vefasız aşkım kendisine doğru atılan öpücükleri -ya da her ne iseler- sessizce karşılamaya başladı. Eğer odadaki saatin tik tak’ları olmasa standart sokak gürültüsünü unutup, sağır olduğumu düşünebilirdim.

Ofisten ayrıldığımda işim bitmişti. Profesyonel ömür törpüm, hem beni hem evraklarımı halletmişti. İmza karakteri anlatır derler… Aylık maaş + yol+ sigortaya çalışan katilimin nasıl biri olduğunu anlamaya karar verdim. İmzasından dudaklarımdan çıkamamış ama dudaklarda biten bir hikâyenin nedeni bulacaktım. İmzanın yanına iliştirilmiş, pembe kağıda özenle yazılmış bir not vardı. Sağır kalbime haykırılmış, aşk provokatörümden duygularımı kışkırtan bir cümle…

“Dudakların çok güzel.”

Featured image

Bugün hayatı okuma şekliyle dünyaya bakışımı değiştiren, kulakları duymayan ama kalp ritmi David Gilmour sololarına taş çıkartan sevgilim ile onuncu yılımızdayız. Ve on yıldır onunla ilgili “benim gibi birinde ne bulduğu”ndan başka anlamadığım hiçbir şey olmadı.

Bazı Hikâyelerin Kötü Biteceğini Herkes Anlayabilir

Kapının önündeki sivil polisin arabasını çaldım.

Arabada oturup oturup, dahası donut yiyip yiyip şişmanlamasın, emperyalizm ülkemde kendine yer bulamasın diye yaptım. Babasının gurur duyduğu, milli hassasiyete sahip bir insandım. Hâl hâl değildi, bir şeyler yapmalıydım. Polisin tam yanındaki duvarın üstüne bir bardak demli çay da bırakmıştım. Milli içeceğimiz ne de olsa. Hem ağzı da kurmuştur şekerli şeyi kuru kuru yerken. 80 milyonluk vatanımızın nereden baksan 50 milyonu ebeveyn. Öyle öksüz, öyle yalnız kalma piyangosu polise mi vuracaktı? Muhtemelen beni koruyan çok önemli bir vazifedeydi. Yardımcı olmam şarttı memur beye. Sahi siviller de memur de mi?

Arabayı ancak bağırttırarak ve sarsarak kaldırabildim. Bayağı iyi bir şeydi doğrusu. Böylesini hiç kullanmamıştım, bir daha da görmem herhalde. Ben yol alırken bir an şaşkınlığa düşmüş memur da arkamdan fuck’lı muck’lı küfretmedi, la la la diye bağırdı, çok mutlu oldum. Doğru yoldaydım, duygularımız gibi tepkilerimiz de bizden olmalıydı. Ah memleketim… Çok samimi, çok içten.

Sireni çalıştırayım cayır cayır kaçayım dedim. Milli hislerim beni durdurdu. Vatandaş rahatsız olmamalıydı. Bir polis değildim belki ama şuan bir polis arabasının içerisinde olduğumdan Türk polisini temsil etmekteydim. Öyle ya bu polis arabalarını özellikle esnaf iyi bilir, tanır. Düzgün davranmalıydım. Bir iki sinyal falan vereyim hoş görüneyim dedim, beceremedim. Daha doğrusu sürekli yönleri karıştırdığımdan vatandaşı da yanlış yönlendirdim. Oysa ben vatanım için güzel bir şeyler yapmak istiyordum. Ambulans gördüm. Hemen yolu açayım dedim, abandım gaza. Arabanın sesi ambulansın sireni ile yarışıyordu. 2 şeritli yolda yanındaydım ambulansın, omuz omuzaydık. Hatta beraber yol alıyorduk. Bu sefer bastım ben de sireni. Güçlerimiz birleşsin, çoğalsın dedim. Siren sesinin çığlığıyla beraber, benim şeridimdeki araba bana yol vermek için ambulansın önüne kırınca ambulans az kalsın adama çarpıyordu. Ben olsam kesin çarpardım. Bunlar eğitimli oluyorlarmış. Adama kızacaktım ambulansın önünü ne kapatıyorsun diye ama bana yol vermeye çalıştığını fark edince vazgeçtim. Gerçekten önemli bir yere gidiyor olabilirdi sonuçta bu araba. Eylemcileri etkisiz hâle getirmeye mesela. Öyle ya. Bu arabalar işlerini yapmasalar ambulanslar ne iş yapacaklar, etkisiz hâldekileri nereden bulacaklar? Polise yol ver ki ambulans şoförünün de rızkı çıksın. Çarkı da tekerliği de dönsün. İstihdam artsın, memleket kalkınsın. Milli hasılat artınca ben de biraz daha zenginleşirim de mi? Milliyim sonuçta.

Ambulanstaki adam bana el kol hareketleri yapmaya başladı ama ona kızmadım. Yurdum insanı biraz atarlıdır çünkü bilirim. Anama bacıma küfretmediği sürece sorun yok. Ama altta kalmış gibi de gözükemezdim. Ben de el kol hareketlerimle ona karşılık verdim. Hatta arabanın önü ile hafifçe sıkıştırdım bile. İş uzayacak gibi oldu. Hemen ilk kavşakta çıktım yoldan. Yalnız devlet çalışıyor. İşler gibi yollara da girişler biraz zor ama çıkışları çok kolaylaştırmışlar. Özgür olmak çok önemli.

Bir iki kez daha hizmet girişimlerim oldu. Gideceği yere bırakmayı teklif ettiğim bir grup genç, bu zaten polis arabası dediğimde bağır çağır yardım çığlıkları atıp isimlerini haykırdılar. Ben sorduğumda neden soruyorsun diyen bu şüpheli grup, şimdi isimlerini taşa ağaca deklare ediyorlardı. O işi beceremeyeceğimi anlayınca yaşlı bir kadına karşıdan karşıya geçmesinde yardımcı olayım dedim. Arabayı yaya bandının mı ne üzerine bıraktığım için kızdı. Elini tutma çabama da sapık olma ihtimalimi belirterek itiraz etti. Olmadı yerde duran bir köpeğe yardım edeyim dedim, -köpek bir kangal değildi, yabancı bir türdü ama yurt dışında iyi tanınmak turistlerin gelmesi için önemli olduğundan sorun etmedim- o bile arabayı görünce kaçtı. Bu işi beceremiyordum sanırım.

Vatana hayrım dokunmuyordu ve arabayı boşuna meşgul ediyordum. Üstelik yurt dışından aldığımız petrolü çarçur ediyor, ihracat-ithalat açığına sebep oluyordum. Kim bilir kaç liralık benzin yakmıştım. Sahi polisler o kadar benzinin parasını nereden buluyorlar acaba?

Suçlu olduğum ve Türk polisini yanılmış çıkarmamak için suç mahillîne geri döndüm. Öyle düşündüklerini Cüneyt Arkın’ın bir filminden öğrenmiştim. Arabayı aldığım yere geldiğimde polisler yoktu. Çok oyalanmıştım, beklemekten sıkılıp gitmiş olmalıydılar. İşleri de vardır hem. Çay bardağını gördüm, boştu. Tam vazgeçip gidiyordum ki camdan bir kadın bağır çağır eliyle beni işaret etti. Allah Allah. Bu kadın beni nereden tanıyordu da başkalarına, dahası hiç hiç tanımadığı -isimlerini kullanmıyordu kimsenin, belli ki bilmiyordu- başkalarına şikayet ediyordu. Belli ki milli değerlere sahip biriydi. Kendinden hissetmediği birini devletin temsilcilerine ihbar ediyordu. Bravoydu vallahi teyzeye. Daha doğrusu tebriklerdi. Türkçe konuşmak önemli.

Tam amacımı anlatacaktım, Amerikan karşıtı olduğumu söyleyecektim ki hiç dinlemeden paldır küldür üzerime çullandılar. Üzerime çoktan iki silah çevrilmişti bile. Vallahi şakaya gelmez, çevik Türk polisi beni o an avlayabilirdi, ama gerek kalmadı. Ellerim kelepçelenmeye ve kafam muhtemelen yanlışlıkla arabanın kapısına vurulmaya başladı. Ve tam da istediğim gibi bu hikâyenin sonunda kimse haklarımı okumadı. Türkiye idi bura, Hollywood senaryosu mu bu? Zaten hiçbir hakkım da kalmamış. Hoş  daha önce de pek olmamış. Ama ülkede Amerikan karşıtlığı oluşmuş ya, o yeter.

Görev tamamlanmıştı Rıza Baba,

Ve Amerika’da adamlar tam bir pislik çıkmıştı de mi?

Dog_Day_Afternoon

Dog Day Afternoon

Açıklama çabası işe yaramaz, sanatı bitirir.

Şaşırtıcı ama gerçek. Evet ölüyorum.

Sırtımda, sırt üstü düşmesem belki de ölümcül olamayacak bir bıçak. Parmağıma bulaştırdığım akan kanla size katilimin ismini verebilirdim. Onu gördüm. Lakin 32 senedir kalem elimde beklediğim ilham perim, beni bu ölüm döşeğinde duraksadığımda, elimde kendi kanımla yakaladı.

Son kanımla size ilk ve son eserimi vereceğim…

Yıldızlı bir yaz sabahı kadar imkânsız bir sarı… [ÖLDÜ- Açıklama çabası sanatı öldürür.]

eylem_98

Hesaplaması Zor Hesap Makinesi Birimi: LEBLEBİ

Kafama leblebi attı. Başka ne yapabilirdi ki?

Havaların sıcak olması tek başına hiçbir şey ifade etmiyordu. Yerlerden yükselen buğunun bulanıklaştırdığı görüntüde, söylenen cümleler yoğun bir bozuma uğruyordu.

“Çok konuşmak isteyip de söyleyecek bir şey bulamadığın” anlar ile “hiçbir şey demesen çok daha iyi olur ama kendini durduramaz konuşursun” anlarının bu kadar arka arkaya yaşanmalarının ne garip olduğunu düşünürken kafama sallanmış bir leblebinin isabeti ile kendime geldim.

Dalga geçmek gibi. Saç çekmek gibi. Karşı tarafı ne kadar çok kızdırdığını bilsen de elinden gelen son şeyi yapma eğilimini durduramama… O kadar istersin ki bir şeylerin değişmesini, gerekirse daha kötüye gitmesini bile kabullenebilir hâle gelirsin.

Ya da ancak bir aptal bunu öyle okuyabilir.

Söyleyecek bir şey kalmamıştı ve leblebiyi hak etmiştim.

hesap-makinası-ile-leblebi-yazmak_373390