Bazen Duygular Yeterince Açıktır ya da İki Dudağın Arasından Çıksın Diye Bekleme

Çok güzel bir ofisi vardı. En az -neredeyse griye çalan- buz mavisi gözleri kadar.

Sadece dudaklarıma bakıyor, ekrana bakmadan elleri klavyede notlar alıyor ve hiç durmadan sözlerimi onaylıyor gibi kafasını yukarı aşağı sallıyordu. Günüm uzun, işim kısaydı. Günümü güzelleştiren yabancı dudaklarımdan dökülen sözcükleri gözleri ile soyarken o kadar etkilenmiştim ki, gündüzlerimin tekrar kış gelmiş gibi kısalmasını bile kabul edebilirdim.

Baharın geldiğinin kanıtı üç cemremin bakışları uzadıkça, dudaklarımdaki kıştan kalma çatlaklardan utanmaya başlamıştım. Öz güvenim yıkılmak üzereydi. Bakışlarım kaderimin master yazarından kaçmaya başladı. Başka yerlere bakmaya çalışarak şuursuzca konuşmaya devam etmeye çalışıyorum. Göründüğü kadarıyla benden daha kaba olan bir yabancı, kapıyı vurmadan yavaşça içeri girince suçluluk duygum birden dağıldı. Yaşama sevincim ile aramızdaki bağ o kadar güçlenmişti ki, klavye ustası süper kahramanım birinin geldiğini fark etmedi bile. Gözleri dudaklarımda, harikalar diyarının kuyusuna düşmekte olan tavşan gibiydi.

Odaya giren yersiz, onu umursamayışımıza aldırmıyor, üzerime üzerime geliyordu. Suratında bir gülümseme ile yanımda durdu. Ayakta durmasına rağmen eğilerek kafasını benim kafamın seviyesine, hatta benim kafamın yanına kadar indirdi. Dudaklara bakmaktan kendini alıkoyamayan kalp kırıcım dikkatli bakışlarını ona çevirmiş, uçları dünyanın kütle çekimine yenik düşmüş dudaklarımı çoktan unutmuştu. Vefasız aşkım kendisine doğru atılan öpücükleri -ya da her ne iseler- sessizce karşılamaya başladı. Eğer odadaki saatin tik tak’ları olmasa standart sokak gürültüsünü unutup, sağır olduğumu düşünebilirdim.

Ofisten ayrıldığımda işim bitmişti. Profesyonel ömür törpüm, hem beni hem evraklarımı halletmişti. İmza karakteri anlatır derler… Aylık maaş + yol+ sigortaya çalışan katilimin nasıl biri olduğunu anlamaya karar verdim. İmzasından dudaklarımdan çıkamamış ama dudaklarda biten bir hikâyenin nedeni bulacaktım. İmzanın yanına iliştirilmiş, pembe kağıda özenle yazılmış bir not vardı. Sağır kalbime haykırılmış, aşk provokatörümden duygularımı kışkırtan bir cümle…

“Dudakların çok güzel.”

Featured image

Bugün hayatı okuma şekliyle dünyaya bakışımı değiştiren, kulakları duymayan ama kalp ritmi David Gilmour sololarına taş çıkartan sevgilim ile onuncu yılımızdayız. Ve on yıldır onunla ilgili “benim gibi birinde ne bulduğu”ndan başka anlamadığım hiçbir şey olmadı.

Bazı Hikâyelerin Kötü Biteceğini Herkes Anlayabilir

Kapının önündeki sivil polisin arabasını çaldım.

Arabada oturup oturup, dahası donut yiyip yiyip şişmanlamasın, emperyalizm ülkemde kendine yer bulamasın diye yaptım. Babasının gurur duyduğu, milli hassasiyete sahip bir insandım. Hâl hâl değildi, bir şeyler yapmalıydım. Polisin tam yanındaki duvarın üstüne bir bardak demli çay da bırakmıştım. Milli içeceğimiz ne de olsa. Hem ağzı da kurmuştur şekerli şeyi kuru kuru yerken. 80 milyonluk vatanımızın nereden baksan 50 milyonu ebeveyn. Öyle öksüz, öyle yalnız kalma piyangosu polise mi vuracaktı? Muhtemelen beni koruyan çok önemli bir vazifedeydi. Yardımcı olmam şarttı memur beye. Sahi siviller de memur de mi?

Arabayı ancak bağırttırarak ve sarsarak kaldırabildim. Bayağı iyi bir şeydi doğrusu. Böylesini hiç kullanmamıştım, bir daha da görmem herhalde. Ben yol alırken bir an şaşkınlığa düşmüş memur da arkamdan fuck’lı muck’lı küfretmedi, la la la diye bağırdı, çok mutlu oldum. Doğru yoldaydım, duygularımız gibi tepkilerimiz de bizden olmalıydı. Ah memleketim… Çok samimi, çok içten.

Sireni çalıştırayım cayır cayır kaçayım dedim. Milli hislerim beni durdurdu. Vatandaş rahatsız olmamalıydı. Bir polis değildim belki ama şuan bir polis arabasının içerisinde olduğumdan Türk polisini temsil etmekteydim. Öyle ya bu polis arabalarını özellikle esnaf iyi bilir, tanır. Düzgün davranmalıydım. Bir iki sinyal falan vereyim hoş görüneyim dedim, beceremedim. Daha doğrusu sürekli yönleri karıştırdığımdan vatandaşı da yanlış yönlendirdim. Oysa ben vatanım için güzel bir şeyler yapmak istiyordum. Ambulans gördüm. Hemen yolu açayım dedim, abandım gaza. Arabanın sesi ambulansın sireni ile yarışıyordu. 2 şeritli yolda yanındaydım ambulansın, omuz omuzaydık. Hatta beraber yol alıyorduk. Bu sefer bastım ben de sireni. Güçlerimiz birleşsin, çoğalsın dedim. Siren sesinin çığlığıyla beraber, benim şeridimdeki araba bana yol vermek için ambulansın önüne kırınca ambulans az kalsın adama çarpıyordu. Ben olsam kesin çarpardım. Bunlar eğitimli oluyorlarmış. Adama kızacaktım ambulansın önünü ne kapatıyorsun diye ama bana yol vermeye çalıştığını fark edince vazgeçtim. Gerçekten önemli bir yere gidiyor olabilirdi sonuçta bu araba. Eylemcileri etkisiz hâle getirmeye mesela. Öyle ya. Bu arabalar işlerini yapmasalar ambulanslar ne iş yapacaklar, etkisiz hâldekileri nereden bulacaklar? Polise yol ver ki ambulans şoförünün de rızkı çıksın. Çarkı da tekerliği de dönsün. İstihdam artsın, memleket kalkınsın. Milli hasılat artınca ben de biraz daha zenginleşirim de mi? Milliyim sonuçta.

Ambulanstaki adam bana el kol hareketleri yapmaya başladı ama ona kızmadım. Yurdum insanı biraz atarlıdır çünkü bilirim. Anama bacıma küfretmediği sürece sorun yok. Ama altta kalmış gibi de gözükemezdim. Ben de el kol hareketlerimle ona karşılık verdim. Hatta arabanın önü ile hafifçe sıkıştırdım bile. İş uzayacak gibi oldu. Hemen ilk kavşakta çıktım yoldan. Yalnız devlet çalışıyor. İşler gibi yollara da girişler biraz zor ama çıkışları çok kolaylaştırmışlar. Özgür olmak çok önemli.

Bir iki kez daha hizmet girişimlerim oldu. Gideceği yere bırakmayı teklif ettiğim bir grup genç, bu zaten polis arabası dediğimde bağır çağır yardım çığlıkları atıp isimlerini haykırdılar. Ben sorduğumda neden soruyorsun diyen bu şüpheli grup, şimdi isimlerini taşa ağaca deklare ediyorlardı. O işi beceremeyeceğimi anlayınca yaşlı bir kadına karşıdan karşıya geçmesinde yardımcı olayım dedim. Arabayı yaya bandının mı ne üzerine bıraktığım için kızdı. Elini tutma çabama da sapık olma ihtimalimi belirterek itiraz etti. Olmadı yerde duran bir köpeğe yardım edeyim dedim, -köpek bir kangal değildi, yabancı bir türdü ama yurt dışında iyi tanınmak turistlerin gelmesi için önemli olduğundan sorun etmedim- o bile arabayı görünce kaçtı. Bu işi beceremiyordum sanırım.

Vatana hayrım dokunmuyordu ve arabayı boşuna meşgul ediyordum. Üstelik yurt dışından aldığımız petrolü çarçur ediyor, ihracat-ithalat açığına sebep oluyordum. Kim bilir kaç liralık benzin yakmıştım. Sahi polisler o kadar benzinin parasını nereden buluyorlar acaba?

Suçlu olduğum ve Türk polisini yanılmış çıkarmamak için suç mahillîne geri döndüm. Öyle düşündüklerini Cüneyt Arkın’ın bir filminden öğrenmiştim. Arabayı aldığım yere geldiğimde polisler yoktu. Çok oyalanmıştım, beklemekten sıkılıp gitmiş olmalıydılar. İşleri de vardır hem. Çay bardağını gördüm, boştu. Tam vazgeçip gidiyordum ki camdan bir kadın bağır çağır eliyle beni işaret etti. Allah Allah. Bu kadın beni nereden tanıyordu da başkalarına, dahası hiç hiç tanımadığı -isimlerini kullanmıyordu kimsenin, belli ki bilmiyordu- başkalarına şikayet ediyordu. Belli ki milli değerlere sahip biriydi. Kendinden hissetmediği birini devletin temsilcilerine ihbar ediyordu. Bravoydu vallahi teyzeye. Daha doğrusu tebriklerdi. Türkçe konuşmak önemli.

Tam amacımı anlatacaktım, Amerikan karşıtı olduğumu söyleyecektim ki hiç dinlemeden paldır küldür üzerime çullandılar. Üzerime çoktan iki silah çevrilmişti bile. Vallahi şakaya gelmez, çevik Türk polisi beni o an avlayabilirdi, ama gerek kalmadı. Ellerim kelepçelenmeye ve kafam muhtemelen yanlışlıkla arabanın kapısına vurulmaya başladı. Ve tam da istediğim gibi bu hikâyenin sonunda kimse haklarımı okumadı. Türkiye idi bura, Hollywood senaryosu mu bu? Zaten hiçbir hakkım da kalmamış. Hoş  daha önce de pek olmamış. Ama ülkede Amerikan karşıtlığı oluşmuş ya, o yeter.

Görev tamamlanmıştı Rıza Baba,

Ve Amerika’da adamlar tam bir pislik çıkmıştı de mi?

Dog_Day_Afternoon

Dog Day Afternoon

Açıklama çabası işe yaramaz, sanatı bitirir.

Şaşırtıcı ama gerçek. Evet ölüyorum.

Sırtımda, sırt üstü düşmesem belki de ölümcül olamayacak bir bıçak. Parmağıma bulaştırdığım akan kanla size katilimin ismini verebilirdim. Onu gördüm. Lakin 32 senedir kalem elimde beklediğim ilham perim, beni bu ölüm döşeğinde duraksadığımda, elimde kendi kanımla yakaladı.

Son kanımla size ilk ve son eserimi vereceğim…

Yıldızlı bir yaz sabahı kadar imkânsız bir sarı… [ÖLDÜ- Açıklama çabası sanatı öldürür.]

eylem_98

Hesaplaması Zor Hesap Makinesi Birimi: LEBLEBİ

Kafama leblebi attı. Başka ne yapabilirdi ki?

Havaların sıcak olması tek başına hiçbir şey ifade etmiyordu. Yerlerden yükselen buğunun bulanıklaştırdığı görüntüde, söylenen cümleler yoğun bir bozuma uğruyordu.

“Çok konuşmak isteyip de söyleyecek bir şey bulamadığın” anlar ile “hiçbir şey demesen çok daha iyi olur ama kendini durduramaz konuşursun” anlarının bu kadar arka arkaya yaşanmalarının ne garip olduğunu düşünürken kafama sallanmış bir leblebinin isabeti ile kendime geldim.

Dalga geçmek gibi. Saç çekmek gibi. Karşı tarafı ne kadar çok kızdırdığını bilsen de elinden gelen son şeyi yapma eğilimini durduramama… O kadar istersin ki bir şeylerin değişmesini, gerekirse daha kötüye gitmesini bile kabullenebilir hâle gelirsin.

Ya da ancak bir aptal bunu öyle okuyabilir.

Söyleyecek bir şey kalmamıştı ve leblebiyi hak etmiştim.

hesap-makinası-ile-leblebi-yazmak_373390

Thanks God, is It Friday?

Pazartesi sabahı küçük horultuların kadar mahcup, suçsuz.

Yeni bir hafta var önünde, hep yeni. Pazartesi başlıyor dedikleri, ama aslında bir kere başladı mı sen bitmeden asla sonlanmayan, sürekli devam eden uzun bir ömrün alelade bir dilimi.

İnsanız ya, yazacağımız hikâyelere sayfa numarası vermesek olmaz. Anlatacaklarımızla hiçbir ilgisi olmasa da, sırf kaç sayfa olduğu bilinmezse ve nerede olduğumuzu anlayamazsak panik oluruz diye. İşte paragraflar gibi bölmüşüz günleri de.

Oysa bir pazar akşamının sonsuzluğunu talep ederken zamandan, ellerin uzay boşluğunda gezinir gibi dolanırken vücudumda, sen pazartesi olup gitmeden, içimden gelen seslerin doldurduğu yapılacaklar listesine çentikler atmaya çalışıyorum. Cilt numaraları karışmış ansiklopedileri düzeltmeye zaman yok, pazartesi bekler. Rastgele açıp evrenin sayfalarını karşıma ilk çıkanı okuyorum, çaresizim.

Ve o karışıklıkta aklımda hiçbir şey kalmıyor kapağının güzelliğinden başka. Zaman geçtikçe panikliyorum daha da, daha da dikkatsizce karıştırıyorum sayfalarını. Uykum geliyor, gözlerim kapanıyor. Kapanamaz. “Haftadır” beklediğim an biter gözler kapanırsa.

Gözler kapanırsa biter masal. Pazartesinin ilk görevi rüya anlatma seanslarında, hayaller gerçek dışılıklara dönüşür ertesi sabah. Pazartesiler sana hayallerini gerçekleştireceğin zamanı asla tanımaz. Buna rağmen küstahça sıkılır sen rüyalarını anlatırken. Kimse rüya dinlemeyi sevmez o sularda, hayat tüm o yalan gerçekliğiyle akarken. Herkes rüya görmek, rüyası olmak ister başkalarının. Sosyal ilişkilerin minik kahramanlarıyla karşılaştıklarında asla tatmin olmazlar, cesaret hikâyeleri izlemeye giderler kapısı yabancıya kapalı salonlara.

Ve sen kalkıp gitmek zorunda olacaksın pazartesi olduğunda. Hep biraz bileceğiz bir zamanlar olmadığını ama kim hissedebilir ki? Bir güneş doğmuş gibi bir akşam daha bitecek. 12 ocak 2015 İstanbul’da Kar Yağışı başlıkları atılacak sen gittin diye. Zaman biraz daha üzülecek, tarih biraz daha yorulacak.

10864997_1525244631068382_1594578897_n

instagram.com/mokan.bey/

Pazartesi dediğin zaten hep yarını istemek.

Ama pazarlar öyle mi? O sessizlik, o sakinlikte… Vücut azıcık da yorgunluktan sıyrılacak küçük nefesler aldığında…

İşte o zaman pazarlar evdir. Pazarlar bir arada yalnızlıkları savunabilmektir. Pazarlar koltuklara dolanmak, halılara uzanmaktır. Hayata sımsıkı sarılmaktır o günün eski yunanda karşılığı. Kollarınla uçurum kenarındaymış gibi sıkıca kavramaktır ben’liği. Yaşama “tutmasaydım düşecektin” şakaları yapabilmektir en korkutucu yükseklerde. Aynı yere bakmak benzer zamanlarda ve sonsuzluğun karanlığından korktuğunda yanındakine izin vermektir, hayatına temas etsin diye. Sahnede, tüm dikkatler üzerindeki başrol olmak ve gözden kaçmaya çalışmaktır spotlar seni takip ediyor gibi hissettiğinde. Tertemiz çarşaflardır… Olur ha kapın çalarsa, gelen asla faturacı değildir diye.

Ve tabii pazarlar gözün ucundaki saatlerdir geçişini hüzünle izlediğimiz. Biz pazartesi olmaya devam ettikçe.

Yastığını düzelttim ve tekrar beklemeye başladım. Küçücük horultuların geri gelsin de tekrar sana dokunabileyim diye.

Islakken Tek Kokan Köpekler Değildir Havada Aşk Kokusu Var

“Ben eve giriyorum zaten, sen iyisi mi benim şemsiyemi al yoluna öyle devam et. Yağmur dinince şu eve getirirsin.”

Tanımadan iyilik yaptığım kadını tam 2 kilometre takip ettim. Yol çok uzundu. Şemsiyemi vermeseydim cidden sıçmıştı ve bu sebeple ben çok fena oldum. Eve gidip bana gelmesini bekleyemeyeceğim için evinin karşısındaki eşikte yağmurun dinmesini bekledim. Yağmur dindi, güneş açtı. Ancak bizimki gözükmedi. Acaba evinin arka kapısı falan mı var diye merak ettim ama saçmaydı. Burası New Jersey miydi. Ön kapısından polis basmayacak hiçbir evin arka kapısı olmaz. Bu kapılar sadece filmlerin süreleri uzasın diye vardır sonuçta. Eve döndüm. Çok bekledim gelmedi. Yoldan geçer diye gözüm camdaydı görmedim. Belki çalışma saatleri değiştirmiştir diye şemsiyeyi verdiğim yere simgesel anlatımla bir kova su koydum, suyu köpekler içti. Bir daha koydum kuşlar banyo yaptı. Hayvan severim sanıldım. Bir sürü hoş insan götürdüm.

hava

Olan 5 liraya aldığım şemsiyeye oldu.

Sorun Ayaz Değil

Ayazı ile meşhur bir kentte düşünmeye çalışmak zormuş.

Islak sokakların göz alıcı parlaklığına karşı zırhımla, 5 dakika önce satın aldığım güneş gözlüğümle mücadele ediyordum. Sağım solumdaki dükkânların neredeyse tamamında geceden kalma, kendi baş ağrılarını edinmiş ve yılı geçmiş kampanya tabelaları yanıp sönüyor. Yeni bir yıla odaklanamayayım diye büyük bir itina ile oluşturulmuş bu sokakta hindi hâlâ 150 lira. Sıvı yağ kampanyaları ise daha tekrar başlamamış. Telefonum aksini söylese bile tabelalarla beraber hepimiz hâlâ 2014 yılındayız. Sorun değil.

Sanki aynı evde yaşayan, aşırı dağınık 5 milyon kişilik bir ailenin mensubuyum. Sokaklarda kimsenin gözüne takılmayan bir dağınıklık var. Koridorlarda görmeye alışılmış, bu sayede kısa bir süre önce dokunulmazlığını kazanmış western tarzıyla yuvarlanan toz kütleleri gibi her şey. Sönmüş ateşlerin külleri bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Sanırım bütün gece süren mide yanmalarımı. Hâlâ tam sönmüş değiller. Hiç sorun değil.

Gece kim bilir hangi günahların işlendiği o sokaklarda, bir seks işçisinin odasındaymışsın gibi… Ne hemen çıkasın var ne de sağı solu kurcalayasın. Saat 12’yi gösterip son dilekler dilendikten sonra geriye sadece ödenmesi gereken bedeller kalıyor.

(Sorun yok, sen aklımdasın…)

Ve bana düşen bedel geceden aklımda kalanın artık aklımı meşgul ediyor oluşu. Aslında kendimden başka kimseden beklentim yüksek değildir. Kendime bile çok yüklenmem hatta. Bu bir sorun mu?

Zihnim aşırı dolduğunda -ki sık yaşamam aslında- her şey sıfırlanıyor ve işte bence bütün sorun da bu. Sen aklımdayken benim aklım yok. Aklım sendeyken sen arazi. Bugüne kadar büyük bir sorun değildi akılsızlık… Ama açıkçası bugün kendimi pek iyi hissetmiyorum. Yeni yılı düşünesim var…

IMG_20150105_192614instagram.com/mokan.bey/

Benim 2015’ten dileğim biraz zamandır.

Gerisi mühim değil,

Zaten sabah hiçbir işim yokmuş gibi çıkmıştım evden.

Daha fazlasını istemek de ayıp olurdu.

Keşke Benim Başıma da Gelse

Kar çökerken şehre, kirli İstanbul’u ne zamandır beyaz görmediğini hatırladı Tanrı. Zamanda minik bir kırılma yaratmayı umursamadan -nasılsa İstanbul curcunasında kimse anlamazdı- bir hışımla İstanbul sokaklarına tebdili kıyafet indi.
İki adım atamadı ki karşısına yirmili yaşlarının ortasında, güzel bir kadın çıktı. Gözünde haklı olduğu açıkça belli olan bir kızgınlık ve düşüncelerinde kendi başına idare etmiş olmanın gururu vardı.
“Bana bi’ sözün vardı, sana inanmıştım.” dedi kadın ve Tanrı onun kim olduğunu hatırlamaya çalışarak geçirdi cevap vermesi gereken süreyi.
“Bana en son ne zaman cevap verdiğini bile hatırlamıyorum. Neler yaptın?” diye sordu kadın ve Tanrı, bu sefer de ilk defa söylenmek yerine kendisine hatırını soran birini gördüğünden sustu.
“Sen bu kafayla zor büyürsün demiştin bana ama bak karşında senin bile kendine saygı duyacağın güzellikle bir kadın var. Ne güzel yaratmışım diye gurur duydun mu?”
Tanrı bu şımarıklıkla bezenmiş haklı bakışları bir anda hatırladı. Yıllara dayanan sorumsuzluğunu bir iki geçiştirme cümlesi ile atlatmaya çalıştı

“Büyüyemezsin dememiştim aslında. Asla istediğin yaşta olamazsın dedim.” kelimeleri dökülüverdi ağzından…

Kör gözle attığı kuru sıkı nasıl olduysa hedefi on ikiden vurmuştu. Belki de ilk defa haklıydı. Ne yazık ki son haklılığı bu olmayacaktı.
why-we-won-t-be-seeing-time-travel-in-rick-and-morty
Rick and Morty

Sen Şimdi Kararlı Kararlı Yürüyorsundur Sokakta.

Ne idüğü belirsiz bir takibin ortasındaki halka olarak, ne nereye gidebileceğimi seçebiliyor ne de kovalamaktan (ya da kaçmaktan) vazgeçip durabiliyordum. Önümde elinde saksı ile -galiba benden- kaçan, arkamdakinin elindeki su şişesi değil… Hoş, neden bu konumda olduğuma dair hiç bir fikrim yok ama belki de delicesine koşmaktan hastalıklı bir zevk alacağım şahane bi aksiyonun dibindeyim.

Hatırlamadığım için sadece söylenmekle yetiniyorum. İnsanlar bir nefes alma terapisi yaparlar sıklıkla söylenirken. Koca dünyaya saldığım küçücük nefes, o kadar da büyük bir yük değildir umarım.

Ve belki bir at.

Köşeyi görene kadar koşarım. Gerisi kaldırım taşları kerim

.

“CIK.” Bile Diyemediğin Anlar Silsilesi ve Dönmeye Devam Eden Yeryüzü

[ACT 1]

“Rahat mısın?”

Rahat olmam için hiçbir neden yoktu. Ellerimde 5 yıldır orada burada denediğim ama bir tur döndüremediğim lobutlar var. Radyo çalan şarkıyı 1 haftada tam 32 kez tekrarladı. Bir de ilk çalışı 33. Ben tam sayıyı bilecek kadar takıntılıyım. Koltuğun köşesinde duran kül, bana sigara içilmez denilen evde zaman zaman kuralların yıkıldığını anlatıyor… Ve ben sigara içmek için cama gitmek zorundayım. 7 saat önce bin 1 “şiiişt!”lerle geçtiğim sokağa bakan pencereye. Fiziksel olarak dibimdeki yabancılarla iletişime geçmememin ayıp, selam vermemin saçma olduğu yere çıkmam gerekiyor. Işık geçirsin diye icat edilmiş ama ne yazık ki sesi de geçiren, bu sebeple gece müziği kıstıran, sabah yataktan küfürlerle kaldıran, gürültü savaşları silah tacirine…

Kahvaltı?”

Üzerinde gömleğim olsa 10 yıl sonra hâlâ sevgilim olan ve ilk gecemizi yeni atlattığım kadın soruyor zannederdim. Neyse ki öyle kolay kolay gömlek giymem. Yine de çıplak bacakları ve yukarısına, yeni aldığım ve üst üste giymekten şimdiden eskimiş t-shirt’üm çok yakışmış.

Ne zaman gidiyorsun?”

İşte beklediğim, özlediğim soru. Yanılmıyorsam kibarca evden atılıyorum. Hoş, neden daha çıkmamış olduğumu bilmiyorum zaten. Çıkamamış diye düzeltsem olur belki de. Bu evde olup da kendi evimde olmayan ne var ki zaten? Burası biraz daha az stresli o kadar. Ne yani sırf benim evimden daha eksik bir yer diye, burada biraz daha mı kalmam gerekecek şimdi… Başım dönüyor.

Müziği değiştirebilir misin?”

Kaset bitti sesi gibi kapattım kapıyı dışarıdan. Ve hâlâ o evi neyin aydınlattığını düşünüyordum. 10 dakika daha erken ayılabilseydim belki de bir cevap bulmuş olabilirdim. Ama şu an dünyamızı aydınlatan şeyin daha da parlak bir hâl almasından korkarak gidiyorum.

Ya aslında… Diyorum ki…”

İşte o cümleyi hiç duymadım. Sadece her çıktığım evden acaba arkamdan denilmiş midir diye düşünüyorum. Ben duruyorum. Altımda yol kayıyor galiba çünkü öbür türlü olsa kesin düşerdim. Çocukluğumdan beri hiç düşmedim. Belki de zamanı gelip gelmediğini düşünmeliyim. Bunu düşünüp düşünmeyeceğimi önce kafamın içinde bir sorgulamalıyım.

Sağımda belediyenin bahçesi var. Kötü bir şey ise düşmek, elbet oradan biri bana yardım eder…

[ACT 2]

Featured image